Bilinenden Kurtulmak

Ali Riza Esin, 8 Mayıs 2010 — 6 dk.

Benim yazacaklarım kısa; aslında başka bir yere yazıp unuttuğum notlardı bunlar. Sözü ehline bırakmadan burada da değerlendirmek istedim.

“Aslında bütün genellemeler birer önyargıdır. Önyargı ise insan beyninin konforudur.” cümlelerinden “Önyargı insan beyninin konforudur.” sözünü çekip başka ama işe yarar bir genelleme yapmak istiyorum öncelikle.

“İnsanların sizi yanıltmasına izin verecek derecede önyargılıysanız, yanılsamaya teşnesiniz, iletişime değil”; veya özcesi, “Kendi bildiğinizi okuyor olabilirsiniz, karşınızdakini değil.” demişim bir de ama diyememiş de olabilirim.

Neyi diyememiş olabilirim? Sanırım cevabını aşağıdaki yazı veriyor, oldukça ayrıntılı, açık seçik bir şekilde hem de.

a.r.e.

 

“Biz insanlar milyonlarca yıldır nasılsak yine öyleyiz: İnanılmaz derecede açgözlü, haset dolu, saldırgan, kıskanç, vesveseli ve ümitsiz, arada sırada da anlık neşe ve sevgi parıltıları saçan varlıklarız. Nefret, korku ve şefkatin tuhaf bir karışımıyız; hem şiddetiz hem de barış. Dışarıdan bakılınca öküz arabasından jetlere doğru bir ilerleme var ama psikolojik anlamda birey hiç değişmemiştir ve dünyanın her yerinde toplumun yapısını yaratan bireylerdir. Dıştaki sosyal yapı bizim insan olarak kurduğumuz ilişkilerin psikolojik iç yapısının bir sonucudur, çünkü birey insanın tüm deneyimlerinin, bilgisinin ve davranışlarının ürünüdür. Her birimiz geçmişi içinde barındıran birer depoyuz. Birey, bütün insan ırkını içinde barındıran insandır. İnsanlığın bütün geçmiş tarihi benliklerimizde yazılıdır.”

“İnsanlar arasındaki ilişki, imge oluşturan savunma mekanizması üzerine kuruludur. Bütün ilişkilerimizde her birimiz aklımızda karşımızdaki hakkında bir imge yaratırız ve ilişki insanlar arasında değil, bu iki imge arasındadır. Bir kadının kocası hakkında oluşturduğu bir imge vardır —belki bilinçli olarak değil ama yine de vardır— kocanın da karısı hakkında oluşturduğu bir imge vardır. Ülkemiz ve kendimiz hakkında bir imgemiz vardır ve biz bu imgelere devamlı bir şeyler ekleyerek onları güçlendiririz. Aralarında ilişki bulunan da bu imgelerdir. İki insanın ya da birçok insanın arasındaki gerçek ilişki imge oluşumu söz konusu olduğu zaman tamamen sona erer.

Açıkça anlaşılacağı üzere bu imgelere dayalı bir ilişki, asla ilişkide huzur olmasını sağlayamaz çünkü o imgeler hayalidir ve insan soyut bir dünyada yaşayamaz. Oysa hepimizin yaptığı da bu: Fikirlerin, teorilerin, sembollerin, kendimiz ve başkaları hakkında yarattığımız, hiçbir gerçekliği olmayan imgelerin içinde yaşıyoruz. Bütün ilişkilerimiz, ister mal mülkle olsun, ister fikirlerle, ister insanlarla, temelde bu imge yaratma üzerine kurulu, o yüzden de devamlı bir çatışma halindeyiz.”

(…)

“İnsan rekabeti, kıskançlığı, hırsı, açgözlülüğü ve saldırganlığı doğal bir yaşama biçimi olarak kabul ettiğinden, çatışmayı günlük yaşamın doğal bir parçası olarak benimsemiş durumda. Böyle bir yaşam biçimini benimsediğimiz zaman toplumun yapısını olduğu gibi kabul ederiz ve saygınlık denen kalıp içinde yaşamaya başlarız. Çoğumuz da o kalıba sıkışıp kalmış bulunuyoruz çünkü çoğumuz aşırı derecede saygın olmak istiyoruz. Kendi zihnimizi ve duygularımızı, nasıl düşündüğümüzü, nasıl hissettiğimizi ve günlük hayatlarımızda nasıl davrandığımızı gözden geçirince toplumun şablonuna uyduğumuz sürece hayatın bir savaş meydanı olacağını görürüz. Eğer o şablonu benimsemezsek —ki dindar olan hiçbir insan böyle bir toplumu benimseyemez— o zaman toplumun psikolojik yapısından tamamen kurtuluruz.

Birçoğumuz toplumun bize verdiği şeyler açısından çok zenginiz. Toplumun bizde ve bizim de kendi içimizde yarattığımız şeyler —hırs, haset, öfke, nefret, kıskançlık ve endişe— bakımından çok zenginiz. Dünyanın dört bir yanında çeşitli dinler hep yoksulluğu salık verdi. Keşiş bir cübbe giyer, ismini değiştirir, saçlarını kazıtır, bir hücreye girer ve yoksulluk ve bekârlık yemini eder; Doğu’da bir peştemalı, bir cübbesi, günde bir tas yemeği vardır ve hepimiz böyle bir yoksulluğa saygı duyarız. Ama yoksulluk kisvesine bürünmüş bu insanlar manen yani psikolojik bakımdan toplumun verdiği şeyler açısından zengindirler çünkü hâlâ mevki ve prestij peşindedirler; şu ya da bu tarikata, şu ya da bu dine mensupturlar; hâlâ bir kültürün, bir geleneğin getirdiği ayrımların içinde yaşıyorlardır. Bu yoksulluk değildir. Yoksulluk biraz daha fazla giysiniz, biraz daha çok yiyeceğiniz de olsa —Tanrı aşkına, bunun ne önemi var ki?— toplumdan tamamen bağımsız olmaktır. Ama ne yazık ki bir çok insanda bir teşhircilik dürtüsü var.

Zihin toplumdan kurtulunca yoksulluk olağanüstü güzel bir şeye dönüşür. İnsan iç dünyasında yoksul olmalıdır çünkü o zaman aramak, istemek, arzu diye bir şey kalmaz — hiçbir şey kalmaz! Ancak bu manevi yoksulluk, içinde çatışma olmayan bir hayatın ne kadar gerçek olduğunu görebilir. Böyle bir hayat hiçbir kilisede veya tapınakta bulunamayacak bir kutsanmadır.”

* * *

“Kelimelerle ancak belli bir yere kadar gidebiliriz: Bunun ötesindeki şeyler kelimelere dökülemez çünkü kelime nesnenin kendisi değildir. Şu ana kadar olan kısmı tasvir edebilir, açıklayabiliriz ama hiçbir kelime veya açıklama kapıyı açamaz. Kapıyı açacak olan her gün farkında olmak ve dikkat etmektir; nasıl konuştuğumuzun, ne dediğimizin, nasıl yürüdüğümüzün, ne düşündüğümüzün farkında olmak. Bu bir odayı temizleyip onu düzenli tutmaya benzer. Odayı düzenli tutmak bir anlamda önemlidir ama başka bir anlamda tamamen önemsizdir. Odada düzen olmalıdır ama düzen kapıyı ya da pencereyi açamaz. Kapıyı açacak olan sizin iradeniz ya da isteğiniz değildir. Ötekini davet etmeniz mümkün değildir. Tek yapabileceğiniz, odayı düzenli tutmaktır; bu da getireceği yararlar için değil, erdemli olmak için erdemli olmak demektir. Aklı başında, mantıklı, düzenli olmak. O zaman belki, şansınız varsa, pencere açılır ve rüzgâr içeri eser. Ya da esmeyebilir. Bu sizin ruh halinize bağlıdır. Ve o ruh halini ancak siz anlayabilirsiniz, onu gözlemleyerek ama asla şekillendirmeye çalışmayarak, asla taraf tutmayarak, asla karşı çıkmayarak, asla uyuşmayarak, asla bir şeyleri haklı çıkarmayarak, asla kınamayarak, asla yargılamayarak — bu da hiçbir seçme şansınız olmadan onu gözlemlemek anlamına gelir. Ve bu mecburi farkındalığın sonucunda belki kapı açılır ve hiçbir çatışmanın ve zamanın olmadığı o boyutun ne olduğunu öğrenirsiniz.”

 

Jiddu Krishnamurti
“Bilinenden Kurtulmak”
Omega Yayınları, 2009

Güzel bir kitaptır, tavsiye ederim… Yayımımız, -ne zaman olur şimdiden bilmiyorum ama- yine Krishnamurti’den, bundan daha uzun ve sevgiye dair bir yazıyla devam edecek. O zamana değin ve hep sevgiyle kalın.

a.r.e.

Kategori: alıntı, exlibris

Bir yorum yaz