Bir “çağdaş sanat” yazısı üzerine not

Ali Riza Esin, 9 Eylül 2013 — 2 dk.

Özgür Uçkan’ın İstanbulArtNews’da yayımlanmış son yazısı, “İstanbul, Paris, Berlin, Londra dörtgeninde çağdaş sanat – 2” üzerine bir not… Bundan çok daha kısasını yazısının altına iliştirmek istedim ama yapamayınca…

“Paris’in tüm 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısında sanat başkenti olması boşuna değildi. Bir taraftan klasik sanat eğitiminin önde gelen kurumlarına sahip olması, sanat tarihinde derinleşme ve sanata yönelik felsefi ilginin yoğunlaşması, diğer taraftan klasizmin temsil ettiği statükoya başkaldırma cesaretinin bastırılmaması, Paris’i modernist projenin de önde gelen coğrafyalarından biri haline getirdi. Üstelik modernizmle eş zamanlı olarak gelişen avangart enerji, modernist projenin kendi üzerine kapanarak çeşitliliği boğmasının da önüne geçti. Bugün çağdaş sanatı biçimlendiren avangart akımların çoğu Paris’te hayat buldu. Neden? Belki de bu dinamiğin kaynağını Fransız İhtilali’nin, 1848 Devrimi’nin ve Paris Komünü’nün devrimci enerjisinde bulmak mümkündür. Belki de 2. Dünya Savaşı sonrası, Mayıs 1968’de kısa bir süre nefes almış olsa da, Fransa’nın —felsefe ve biraz sinema dışında— avangart, devrimci ve inovatif enerjisini statükoya kurban etmesinin çağdaş sanatın bugün içinde bulunduğu yoksullukta payı vardır?” der ve ekler Hoca:

“Bu önermeleri burada derinlemesine tartışamayız, ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Fransa ve Paris özelinde çağdaş sanatın gerilemesi, önce 80’ler neoliberalizminin Fransız Thatcher’i Chirac, sonra da 11 Eylül neocon iktidarlarının karikatürü Sarkozy dönemlerinde dibi buldu. Şimdi Fransızlar bu cenazeyi kaldırmakla meşgul.”

Bu ve diğer önermeleri “derinlemesine” değil, hiç tartışamam şahsen. Yazının bu bölümü, —geneliyle de ilgi kurulabilir mi, bilmiyorum ama— bana Orson Welles’e atfedilen şu sözü hatırlattı, onu paylaşmak istedim sadece:

“In Italy for thirty years under the Borgias they had warfare, terror, murder and bloodshed but they produced Michelangelo, Leonardo da Vinci and the Renaissance. In Switzerland, they had brotherly love they had five hundred years of democracy and peace and what did that produce The cuckoo clock.”

Yazı dizisinin ilk bölümünde, Özgür Uçkan’ın ayrıntılarıyla değindiği durum(lar) üzerine “gerçekçi” (dileyen “karamsar” da diyebilir ama bu pek gerçekçi olmaz) tespitlerine bakarak, bu bağlamda İstanbul’un anlamlı sayılabilecek bir yere geleceğine dair umutlanmak zor.

Ancak, belki de RTE’nin bu ülkeye yaptığı en büyük iyilik(!) olan “Gezi”nin ve milat sayılırsa, Gezi’ye eklemli gelişmelerin uzun vadede daha büyük “hayırlara vesile” olabileceği umudu da —umuttan sayılırsa—, az-buz bir umut olmazdı gelecek için.

Kimler görür, o ayrı…

Kategori: alıntı, bağlantı