“Dostluklar ve Ortamlar…”

Ali Riza Esin, 27 Temmuz 2012 — 3 dk.

Ahmet Cemal
Fotoğraf: 3 M. O. T. A.

Söz, büyüğün

“‘İki insanın dost olabildiği yerde uygarlık vardır’, demişti Sabahattin Eyuboğlu.

Yıllar önce okuduğum bir cümleydi. Ama şimdi anlıyorum ki, o zamanlar cümlenin anlamını tam kavrayamadan hayranlık duymaya başlamışım.

Neydi aslında bu cümlenin dile getirdiği?

İki insanın dost olabilmelerinin ortamlarını uygar kılacağı mı?

Yoksa iki insanın ancak uygar bir ortamda dost olabilecekleri mi?

Önce geride kalan yıllar, ardından da yakın zamanlarda yaşadıklarım, bana ikincinin doğru olduğunu gösterdi.

Özellikle, başta Montaigne olmak üzere, dünya deneme edebiyatında dostluğun tanımlarının sayısı epey kabarıktır. Ancak Eyuboğlu’ndan önce, dostlukların kurulabilmesi bağlamında ortama atıfta bulunulduğuna rastlamamıştım.

Eyuboğlu, bizim ortamımızın has insanıydı ve bu kimliğiyle edimlerden çok ilişkilerin konuşulduğu, ilişkilerin türlerine göre çok kesin sınırlarla ayrıldığı, bu sınırlara uymayan sıra dışılıkların sıradanlıklar tarafından en ağır cezalara çarptırıldığı bir ortamın uygar sayılamayacağını çok iyi biliyordu. İşte bu yüzden, bizim ortamımıza belki de yol göstermek amacıyla, iki insanın dost olabildiği yeri uygarlığın göstergesi, uygarlığın varlığını da iki insanın dost olabilmesinin koşulu saymıştı.

Yinelemekte yarar var: Edimlerden çok ilişkiler üzerinde durulan bir ortamda yaşamaktayız. Üstelik bu ilişkiler de türlerine göre imbikten geçirilircesine tanımlanıp sınırlandırılmış. Bilinenlerin ötesinde, tanımların dışında hiçbir şeyi yaşamaya izin yok.

Peki, ya izin verilmemesine karşın yaşama cesaretini gösterenler çıkarsa? Ya iki kişi arasında, o güne kadarki dostluk tanımlarına sığmayan, kalıpları zorlayan bir dostluk yaşanmaya başlamışsa? O zaman ortamın ya da sürünün hep hazır bekleyen bekçileri, hemen harekete geçerler. İnsanın toplumsal bir hayvan olduğu kadar, her şeyi sınıflandırmadan, bilinen kalıplara sokmadan yaşayamayan, bunu yapamadığında tedirginliklerin belki de en büyüğüne kapılan bir canlı olduğunu çok iyi bildiklerinden, ellerindeki en büyük yaptırım gücünü derhal yürürlüğe koyarlar ve sıra dışı olanı damgalamaya başlarlar.

Örneğin bu toplumda kadınla erkeğin, herhangi bir cinselliği paylaşmaksızın, yalnızca dost ya da arkadaş olmaları, en azından dostluğun ve arkadaşlığın tüm getirilerini ve atmosferlerini paylaşmaları, pek alışıldık bir şey değildir. Böyle bir alışılmadık-olan ile karşılaşıldığında genellikle yapılan, o ilişkiye şu ya da bu ölçüde mutlaka bir cinsellik atfetmek olur.

Durum, iki kadının ya da iki erkeğin dostluklarının sürüce biraz farklı, biraz sıra dışı görülmesi halinde de bundan farklı değildir. Gerçekte böyle dostlukların sıra dışılığı, bunları yaşayanların, sıradan ölümlülerin sözde dostluklarına oranla birbirleriyle çok daha büyük zenginlikleri paylaşmaya hazır olmaları noktasında kendini gösterir. Zaten çevreyi çıldırtan her şey de bu noktadan kaynaklanır. Büyüklükleri yaşamaya, büyük yaşamanın sorumluluğunu yüklenmeye hazır olmayanlar, tek çareyi karalamakta ve çarpıtmakta bulurlar.

(…)

Kendi ahlakını da türetmeyi başaramayan hiçbir ilişki, adına layık olamaz. Bu bağlamda dostluk da, dostluk olabilmesi için, onu kara çalma amacıyla farklı yorumlayanlara karşı, kendi dostluk ahlakını savunmak durumundadır. Ve ancak böyle dostluklardır ki, uygar olmayan ortamlarda birer uygarlık adası niteliğini kazanabilirler.”

Ahmet Cemal, Giderayak, Can Yayınları

Ben bu kitabı bir indirim reyonundan (kampanyasından) satın aldım, 5 liraya… Çok yakın bir geçmişte… Bu ilk baskısı (2004) ve belli ki devamı gelmemiş. Çok satılmamış anlaşılan ve kalanlarını elden çıkarmak için de satıcılarının kullandıkları böyle bir yönteme razı olmuş kitap, kendiliğinden. Bu yargıya, aynı zamanda, aynı yayınevi etiketli diğer kitapların niteliklerine (çok satılanlardan bildiklerime de, indirimdekilere de…) bakarak varıyorum. Benimkisi — s a d e c e — bir tahmin tabii…

Bilmiyorum.

Kategori: alıntı, yazı