İnsan ilişkileri üzerine sıradan bir yazı

Ali Riza Esin, 11 Ağustos 2012 — 8 dk.

Eugène Ionesco

“Sıradan” deyince başlıkta: sıradanlığı, alıntı olmasından. Alıntı olmasının sıradanlığıysa, Durumsama’da sürekli alıntılara yer veriyorum; ondan… Aslında sıradışı bir yazı bu, bana göre. Bana göre böyle olduğu için alıntılar yapıyorum çeşitli kaynaklardan; çoğunlukla okuduğum kitaplardan. Bazen yıllar önce okuduğum kitaplar oluyor bunlar, akla düşüyor, bazı sayfalarını buraya da yapıştırıyorum; bazen henüz okuduğum kitaplardan alıntılar, bazen de okur okumaz, daha kitapta söylenenlerin, —bana söyleneceklerin, bu itibarla, henüz söylenmemişlerin— ana fikrini (varsa böyle bir fikir) ya da, işte, kitabın tamamını okumadan daha, beğendiğim bir bölümünü beğenmiş olma heyecanıyla burada paylaşıyorum hemen. Hemen hemen…

Sıradanlığı bana ilginç gelmesi ve buraya alıntılamış olmamla sınırlı, ve “bence” sıradışı bir yazı bu, evet. Ama içeriği de sıradan… Sıradan hadiselerle ilintili.

Herkes sıradan hadiseleri sıradışı bir biçimde dile getirmiyor (getiremiyor değil!) maalesef; sıradan sıyrılıp… Ya yemiş oluyor ya da yemeden yutuyor yine de, sindiriyor bir şekilde —veyahut sindiremiyor işte; söylüyor, dile getiriyor, yazıya döküyor.

Halleşmekten sıyrılıp —iyice— laf ebeliğine dökersem işi, bu alıntı, her yerde okuyamayacağımız bir yazıdan… Her yerde okuyamıyoruz, çünkü bir kitapta bulunuyor, —kitabın muhteviyatına dahil edilmiş— ve bu kitap çok satılan kitaplardan biri değil. Bu yüzden (de) güzel bir kitap.

Sıradışılığı ise…

kendi kendinize okuyun bence.

Sıradan Yaşamlar

‘Sıradanlık, dehanın en büyük düşmanıdır,’ demiş Oscar Wilde. Sıradanlık bu düşmanlıkla yetinse, yine iyi. Çünkü sıradanlık, aslında her türlü özgünlüğün ve tüm bireysel ahlak geliştirme girişimlerinin de düşmanıdır.

O zaman belki de önce sıradanlığın tanımına benzer bir şey yapmak gerekiyor. Benim tanımlamama göre sıradanlık, insanın kendi olmamaya yönelik tüm çabalarına ve kendi olamadığını sergileyen tüm davranışlarına verilebilecek bir toplu ad. Bu tanımımı, sıradan diye nitelendirdiklerimin ortak özelliklerinden türetiyorum.

Ayrıca, İngilizce’deki mediocrity ve Fransızca’daki médiocrité sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan sıradanlık, kanımca anlamı gerçekten iyi taşıyabilen bir karşılık: Hep sıradan-olan, başkalarınca oluşturulmuş sıraların dışına çıkmaktan ürken insan tipini çok iyi gösterebildiği için.

Şimdi biraz da şu ‘sıradan-olan’ları aynı çatılar altında birleştiren ortak özellikler üzerinde duralım.

Her şeyden önce en büyük gösteriş meraklıları, sıradan insanların arasından çıkar. Çünkü başkaları olmadan yaşayamayan bu insanlar, bunun karşılığında hep başkalarının dikkatini çekmek için yaşarlar. Bu yüzden kimi zaman onları, en ilgisiz yerlerde görebilirsiniz. Örneğin bazı cenaze törenlerinde onlara rastladığınızda, kendinize, ‘Bu insan, öleni ne kadar tanıyordu ki!’ diye sorabilirsiniz. Oysa önemli olan, ölenin ne kadar tanındığı değildir; fakat sıradan insanların kendilerini o cenaze törenlerinde kimlere gösterebilecekleridir. Buna karşılık aynı insanların, kendilerine çok daha yakın olanların tenha cenaze törenlerine katılmamalarında şaşırılacak bir yan yoktur.

Aynı durum, bazen hasta ziyaretlerinde de görülebilir. Daha iki günlük tanıdıkları olan kimi hastaların kapısı kalabalık odaları önünde nöbet tutmayı erdem bilen sıradan insanlar, doğrudan insan ahlakı açısından yoklamaları gereken tenha hastalara ya da güç durumda olan tenhalara telefonla bile hatır sormayı abes bulabilirler.

Bütün bunlar, aslında doğal bir mekanizmanın işleyişi gereğidir. Çünkü, biraz yukarıda da belirttiğim gibi, hep ancak ‘sıradan-olabilen’ler, o sırayı oluşturan kişilerin dışındaki bağımsız iklimlerde kendi yaşama koşullarına kavuşamazlar.

Sıradan insanların bir başka özelliği, bireysel-bağımsız ahlak bağlamında, aralarından en kabarık sayıda ahlak yoksununun çıktığı bir öbeği oluşturmaları, bu arada sadakat ve vefa gibi kavramları asla tanımamalarıdır. Bunların anılan ahlaksızlık konumu, yaşadıklarının ahlakına sahip çıkmaları halinde sıranın dışına düşebilecekleri korkusundan kaynaklanır. Bu, o zavallı insanlar için öylesine büyük bir korkudur ki, içine bir kez çöreklendiği kişiyi zamanla tüm yaptıklarını kısa bir süre sonra yadsımaya kadar sürükleyebilir.

(…)

Sıradanlığın en sinsi yanı, her türlü maskenin arkasına başarıyla gizlenebilmesidir. Sıradanlık, bir bilim adamının, bir yazarın, bir sanatçının maskesini de takmaya kalkışabilir. Ama neyse ki bunlar, sıradanlık bağlamında genellikle kolay düşen maskelerdir.

Sıradan yaşamlarla ve sıradan insanlarla karşılaşıldığında, ya da başlangıçta farklı sanılanların öyle oldukları ortaya çıktığında yapabileceğimiz en iyi şey, vakit geçirmeden onları yaşamlarımızdan dışlamaktır. Çünkü sıradanlık, çaresi hiçbir zaman bulunamayacak bir hastalık gibidir. Bu yüzden de ‘sıradan olan’ları ‘sıradan-olmayan’lara dönüştürebilmek, neredeyse olanaksızdır!”

Ahmet Cemal, Giderayak (Can Yayınları)

Buraya kadar gelmişseniz, yazıyı okumuş olabilirsiniz. Şunu eklemek isterim; yazıya değilse de okuma deneyiminize, okunandan anlaşılabileceklere dair:

Yazar “ahlak” deyip durduğundan, bunu tümden ahlakçı bir yazı olarak görmek yanılgısına düşmüş olabilirsiniz —ki bu, evet, bir yanılgı olur. Bence… Hoş, ahlakçı bir yazı okumakla ne ahlaklı olunur ne ahlaksız ne de kendi ahlakını başkalarınkine yapıştırmaya çalışan birinin kurbanı olunur. Buraya kadar erişmiş, bu yazıyı, buraya kadar okumuşsanız, böyledir bu muhtemelen. Yazıda üstüne basa basa söylendiği gibi, “bireysel bağlamda”, özgür insanın sadece kendisini bağlayan türden bir denemedir bu nihayetinde. Bir —veya birkaç görüş birden— öne sürmektedir; yine özgür insanlar okusun diye.

Bireysel özgürlüklerden, toplumsal özgürlüklerden, bu arada ifade özgürlüğünden söz edip de yeri geldiğinde (yerine göre de!) hakaretler savurup kendinden (ya da temsil ettiğini düşündüğü düşünceden, aynı düşüncede olduğunu sandığı toplum kesiminden) olmayanları küçümseyenler için, alaycı tavırlar gösterenler için, ne olduğu hiç mi hiç önemli değil, mesela… Olmamalı. Olmasın.

Olmaz da zaten.

Şunlar da yine Ahmet Cemal’in aynı kitaptaki başka denemelerinden, altını çizdiğim başka satırlar… Başka başlıklar altındaki yazılardan alıntılar:

“Sakın bilgiye yaklaşmayın! Sanatta gerçek bilgi adına ne varsa, tümünü ‘kuramsal’ın rafına yerleştirin, ondan sonra da gönlünüzce yazın, çizin, çalın, boyayın, yontun ve oynayın! Ama sakın bilmeye ya da ‘Nedir?’ diye sormaya kalkmayın!”

“Şurası bir gerçek ki, Türkiye’de sanat, bir bütün olarak hiçbir zaman politik olamadı. Başka deyişle bu ülkede yaşayan insanların çok geniş kesiminin gündemi ile sanatın gündemi, bazı istisnalar dışında, hiçbir zaman yeterince örtüşemedi. Üstelik bu durum, bırakalım öteki sanatları, tiyatro gibi, tarihi boyunca ancak politik olabildiği, yani içinde bulunduğu toplumun yaşadıkları karşısında tutum alabildiği ölçüde var olabilmiş bir alan için de geçerli.

“Buyurun, son günlerde olup bitenlere bakın; seksen yaşına basmak üzere olan bir cumhuriyette hâlâ en canlı ve en somut tepki şaşkınlıksa, sanat böyle bir ortamda ne yazık ki henüz dikiş tutturamamış demektir.”

“Bugünün Türkiye’si, çoktandır hemen hiçbir önemli konuya eleştirel düşünme aracılığıyla yaklaşılmadığı, ama buna karşılık doğrudan böyle bir yaklaşımın eksikliğinden kaynaklanan tüm sonuçların hayretle karşılandığı bir çelişkiler ortamına dönüşmüştür. Çağdaşlığın, uygarlığın sadece varsayıldığı, bunların, içinde bulunulan zaman gereği, zaten ve kendiliğinden gerçekleşeceğinin düşünüldüğü ortamlar için böyle değerlerin, sık sık ve beklenmedik değil, fakat çok beklendik bir biçimde en ağır tehlikelerle karşılaşması, doğal bir yazgıdır.

İnsanlığın tüm tarihinde salt varsayımlar aracılığıyla, kendiliğinden kazanılabilmiş ya da bir kez kazanıldıktan sonra, yine kendiliğinden ayakta kalacağı düşüncesiyle korunabilmiş değerlere rastlayabilmek olanaksızdır. Buna karşılık günümüzün en uygar ortamları, uygarlığın temeli ve güvencesi olan değerlerin bugün de sürekli çabalarla korunduğu ve savunulduğu ortamlardır.”

Son söz, yine aynı kitaptan. Alıntının alıntısı:

“‘Bunalım’ olmadığında yalnızca duraklama vardır. Taşlaşma ya da ölüm vardır. Düşüncenin ve sanatın her türlüsü, saldırgandır…” —Eugène Ionesco

Zamansızdır.

Kategori: alıntı