Mesel Meselesi

Ali Riza Esin, 12 Nisan 2010 — 5 dk.

Halil Cibran kitabı Gezgin’deki Sibel Özbudun’un önsözünden:

“Mesel” Habeş (mesel, messale), Arami (masla) ve İbrani (maşal) kökenlerinden Arapça’ya aktarılma, dilimize de Arapça’dan geçmiş bir terimdir. Mecaz ve teşbih yoluyla yapılan ve genellikle pratik ya da ahlaki bir ders vermeye yönelen kıyaslamaları ifade eder. Özellikle hayvan ve insan arasında yapılan teşbihler “meseller” faslında önemli bir yer tutmaktadır. Ancak, mesel, bundan ibaret değildir, kuşkusuz. Cansız nesneler, düşsel yaratıklar, tanrılar ya da insanlar arasındaki ilişkileri de sıkça konu alırlar.

Gerek Arap, gerekse Türk yazınında mesel’in en yaygın kullanılışı, “darb-ı meseller” yani atasözleri şeklindedir. Darb-ı meseller genellikle bilinen ya da unutulmuş eski, alegorik bir öykü ve/veya masala (Daha doğru bir deyişle “mesel”e) gönderme yapan, özlü sözlerdir.

Mesellerin biçimlenişinde iki esas akım gözlenmektedir: Grek ve Doğu. Hangisinin önce oluştuğu tartışmalı, ancak karşılıklı etkileşim içinde geliştikleri, kesindir. Ne ki, aralarında, (…) içinde yeşerdikleri toplumsal formasyonların özgünlüğünü yansıtan farklılıklar vardır. Grek çizgisi “Fable” şeklinde gelişirken, Doğu’daki gelişimin “Parable”a daha yakınlık gösterdiği söylenebilir.

(…) Yeri gelmişken, her ikisi de “mesel” olarak çevrilebilecek “fable” ile “parable” arasındaki ayrımı burada vurgulamak istiyorum. “Fable” genellikle düşsel bir durumu betimler ve daha dünyevi bir bilgeliğe va’zederken, “Parable” doğal, olabilecek durumlara işaret eder ve üst bir düzeye, etik değerlere yönelir.

 

Ve dört çözüm

Gölge

Bir temmuz günü, ot karaağacın gölgesine dedi, “Sağa sola çok kıpırdanıyor, keyfimi bozuyorsun.”

Ve gölge yanıtladı ve dedi, “Ben değil, ben değil. Başını bir göğe doğru kaldır. Güneşle toprak arasında, rüzgârla doğuya ve batıya doğru salınan bir ağaç göreceksin.”

Ve ot yukarı doğru baktı ve ilk kez ağacı gördü. Ve yüreğinden şunu geçirdi, “Şuraya bak, benden daha büyük bir ot var.”

Ve ot, bundan böyle hiç sesini çıkartmadı.

 

Yol

Tepelerin ötesinde, ilk ve tek yavrusu, oğluyla birlikte bir kadın yaşardı.

Ve bir gün doktor başucundayken çocuk ateşten öldü.

Üzüntüsünden perişan anne, doktora ağlayarak haykırdı, “Söyle bana, söyle bana, uğraşını durduran, türküsünü susturan nedir?”

Ve doktor dedi, “Ateştir.”

Ve anne sordu, “Ateş nedir?”

Ve doktor yanıtladı, “Açıklaması zor. Bedene giren, sonsuz ölçüde küçük bir şeydir ki, insan gözü onu göremez.”

Ve doktor onu yalnız bıraktı ve gitti. Ve o, kendi kendine tekrarlıyordu, “Sonsuz ölçüde küçük bir şey; insan gözü onu göremez.”

Ve akşam, teselli için rahip geldi. Ve o ağlayarak haykırdı, “Ah neden oğlumu, tek oğlumu, ilk yavrumu yitirdim?”

Ve rahip yanıtladı, “Çocuğum, Tanrı’nın isteği bu.”

Ve kadın dedi, “Tanrı nedir, Tanrı nerededir? Tanrı’yı bulup önünde göğsümü yarmalı, yüreğimin kanını O’nun ayakları dibine boşaltmalıyım. Bana O’nu nerede bulacağımı söyleyin.”

Ve rahip dedi, “Tanrı sonsuz ölçüde büyük bir şeydir ki insan gözü onu göremez.”

O zaman kadın haykırdı, “Sonsuz ölçüde büyük olanın isteğiyle sonsuz ölçüde küçük olan oğlumu öldürdü. Şu halde biz neyiz? Neyiz biz?”

O anda elinde ölü çocuk için kefen beziyle kadının annesi odaya girdi ve rahibin sözcükleriyle kızının haykırışını duydu.

Ve kefen bezini yere bıraktı ve kızının elini elleri arasına alarak dedi, “Kızım hem sonsuz ölçüde büyük olan hem de sonsuz ölçüde küçük olan biziz; ve biz aynı zamanda ikisi arasındaki yoluz.”

 

Bilgi ve Yarı-Bilgi

Dört kurbağa nehrin kıyısında yüzen bir kütüğün üstüne oturmuşlardı. Kütük birden akıntıya kapıldı ve yavaşça nehrin aşağısına doğru sürüklenmeye başladı. Kurbağalar memnundular ve meraklanmışlardı, çünkü daha önce hiç gemi yolculuğu yapmamışlardı.

Bir süre sonra birinci kurbağa konuştu ve dedi ki, “Bu gerçekten harika bir kütük. Sanki canlıymış gibi hareket ediyor. Daha önce hiç böyle bir kütük görülmemiştir.”

Sonra ikinci kurbağa konuştu ve dedi ki, “Yo, dostum, kütük, diğer kütükler gibi; ve hareket etmiyor. Hareket eden nehir, nehir denize doğru koşuyor ve bizi de kütükle birlikte sürüklüyor.”

Ve üçüncü kurbağa konuşup dedi ki, “Ne kütük ne de nehir hareket ediyor. Hareket eden bizim düşüncelerimiz. Çünkü düşünce olmadan hiçbir şey hareket etmez.”

Ve üç kurbağa aslında neyin hareket ettiği konusunda çekişmeye başladılar. Kavga giderek hararetlendi ve gürültü arttı, ama bir türlü anlaşmaya varamadılar.

Bunun üzerine o zamana kadar sessiz kalıp dikkatle onları dinleyen dördüncü kurbağaya döndüler ve onun fikrini sordular.

Ve dördüncü kurbağa dedi ki, “Her biriniz haklısınız ve hiçbiriniz hatalı değilsiniz. Kütük, su ve düşüncelerimiz, hepsi hareket ediyor.”

Ve üç kurbağa çok sinirlendiler, çünkü hiçbiri kendisinin tamamen haklı ve diğer ikisinin tamamen haksız olduğunu kabul etmeye yanaşmıyordu.

Sonra garip bir şey oldu. Üç kurbağa birleşip dördüncü kurbağayı kütüğün üstünden nehre ittiler.

 

Filozof ve Ayakkabı Onarıcısı

Ayakkabı onarıcısının dükkânına ayakkabıları yıpranmış bir filozof geldi. Ve filozof onarıcıya dedi, “Lütfen ayakkabılarımı onar.”

Ve onarıcı dedi, “Şimdi bir başkasının ayakkabılarını onarıyorum, ve sırada seninkilere gelinceye dek başka ayakkabılar var. Ama ayakkabılarını buraya bırak ve bu günlük şu çifti giy; yarın gelip kendilerininkini alabilirsin.”

O zaman filozof kızdı ve dedi, “Ben bana ait olmayan bir ayakkabıyı giyemem.”

Ve onarıcı dedi, “Şu halde, ayaklarını başkalarının ayakkabıları ile saramayan sen, gerçekten bir filozof musun? Bu yolun üstünde filozofları benden daha iyi anlayan bir başka onarıcı var. Onarım için ona git.”

H. C.

Kategori: alıntı, exlibris

Bir yorum yaz

  • hocam bu kitap hakkında bilgi verdiginiz icin sagolun. yalnız bu kitabın kunyesini verebilir misiniz? bir de onsozun bu mesel kısmı sayfa kacta? alıntı yapmak istiyorum da. yardımcı olursanız cok sevinirim.