Ne yana usta?

Ali Riza Esin, 9 Aralık 2010 — 6 dk.

John Berger’ın başka başka yerlerde yayımlanmış yazılarından derlenmiş “O Ana Adanmış” (Drawn to That Moment) isimli bir kitap var; Metis Yayınları ta 1988 yılında yapmış ilk baskısını. Bendeki 2009 baskısı. Kitap, Yurdanur Salman ve Müge Gürsoy Sökmen tarafından “hazırlanmış”.

Arka kapak yazısı şöyle başlıyor: “O Ana Adanmış, John Berger’ın on dokuz yazısını bir araya getiriyor. Kitap, bakma ve gördüğü üzerine düşünme tutkusu olan okura, günümüzün en özgün eleştirmenlerinden biri olan Berger’ın temsil edici ürünlerinden bir seçki sunuyor.”

Ben de kitaptaki “İlkel ve Profesyonel” (Primitive and Professional) başlıklı yazısından kendi seçkimi sunuyorum, hemen aşağıda:


İlkel ve Profesyonel

Sanat Tarihi açısından ilkel sözcüğü, üç ayrı anlamda kullanılmıştır: Ortaçağ ve modern Rönesans gelenekleri arasındaki sınırda yer alan (Rafael’den önceki) sanatı belirtmek için; imparatorluk metropollerine sömürgelerden (Afrika, Karayipler, Güney Pasifik) getirilen ganimetleri ve “ilginç eşya”ları adlandırmak için; son olarak da profesyonel sanatçılar olmayı seçip de sınıflarını terketmemiş bulunan –proleter, köylü, küçük burjuva– emekçi sınıftan insanların sanatını yerli yerine oturtmak için. Geçen yüzyılda Avrupa yönetici sınıfının kendine güveni doruktayken doğan bu sözcük, her üç kullanımıyla da, yine bu “uygar” yönetici sınıfa hizmet veren temel Avrupa laik sanat geleneğinin üstünlüğünü güvence altına alıyordu.

Profesyonel sanatçıların çoğu, eğitimlerine küçük yaşta başlar. Üçüncü kategoriye sokulan ilkel sanatçıların çoğu, ressamlığa ya da heykeltraşlığa orta yaşta, hatta yaşlılık döneminde heves ederler. Genellikle sanatları, kayda değer bir kişisel deneyimden kaynaklanır; hatta bu deneyimin derinliği ya da yoğunluğu sonucunda ortaya çıkar. Gene de sanat açısından bakıldığında sanatları naif, yani deneyimsiz olarak görülür. Kavramamız gereken, bu çelişkinin ne anlam taşıdığıdır. Bu çelişki gerçekten var mıdır, varsa ne anlama gelir? İlkel sanatçının kendini adayışından, sabır ve uygulamasının giderek bir tür hünere dönüşmesinden söz etmek, sorunun yanıtını vermeye yetmez.

İlkel, profesyonel olmayan şeklinde tanımlanır. Usta zanaatçıdan ayrı bir profesyonel sanatçı kategorisi 17. yüzyıla kadar belirginleşmemişti. (Bazı bölgelerde, özellikle Doğu Avrupa’daysa 19. yüzyıla kadar.) İlk ağızda, meslekle zanaat arasındaki ayrımı koymak güçse de, bu ayrım büyük önem taşır. Zanaatkâr, işini yargılayan ölçütler farklı sınıflar tarafından paylaşıldığı sürece varlığını sürdürebilir. Zanaatkâr sınıfını terkedip yargı ölçütleri farklı olan yönetici sınıfa “göç etmek” zorunda kaldığı zaman da, profesyonel ortaya çıkar.

Profesyonel sanatçının, yöneten ya da yönetmeye soyunan sınıfla ilişkisi karmaşık ve çeşitlidir; bu ilişkiyi basitleştirmeye çalışmamak gerekir. Ancak eğitimi –ki onu profesyonel kılan da bu eğitimdir– sanatçıya üzerinde toplumsal olarak uzlaşmaya varılmış bir dizi hüner kazandırmıştır. Yani profesyonel sanatçı, bir dizi uzlaşımı kullanma hüneri edinmiştir. Kompozisyona, çizime, perspektife, ışık ve gölgeye, anatomiye, poza, simgeciliğe ilişkin uzlaşımlar. Bunlar da sanatçının hizmet ettiği sınıfın toplumsal deneyimine –ya da en azından toplumsal tavırlarına– öylesine yakın düşüyordu ki, birer uzlaşım olarak bile görülmüyor, ebedi doğruları kaydedip korumanın tek yolu sayılıyordu. Bununla birlikte, diğer toplumsal sınıflar için böylesi profesyonel resimler kendi deneyimlerine öyle uzaktı ki, bunları yalnızca toplumsal bir uzlaşım, kendilerine hükmeden sınıfın donanım ve teçhizatından ibaret bir şey gibi görüyorlardı: İşte ayaklanma sırasında genellikle resim ve heykellerin parçalanmalarının nedeni budur.

(…)

Geleneğin parçalanmasından kaynaklanan potansiyel özgürlüğün kullanılmamasının nedenlerinden biri, ressamların süregiden eğitim biçimleriyle ilgili olabilir. Akademilerde ve sanat okullarında ressamlar, ilk olarak parçalanmakta olan o toplumsal uzlaşımları öğreniyorlardı. Bunun nedeni, öğretilebilecek başka bir profesyonel bilgiler bütününün mevcut olmayışıydı. Aynı şey, bugün de az çok geçerlidir. Bunun dışında bir profesyonellik mevcut değildir.

Bu yakınlarda, kendini muzaffer görmek için yeterli zemini bulan birleşik kapitalizm, soyut sanatı benimsemeye başladı. Bu benimsemenin hiç de zor olmadığı görülüyor. Estetik gücün şemaları, ekonomik gücün amblemleri olmaya uygun düşüyordu. Bu süreçte, yaşanan deneyimin hemen tümü imgenin dışında bırakılmıştır. Böylece soyut sanatın aşırı ucu, bir sonsöz olarak, profesyonel sanatın özgün sorunsalını gösterir: gerçekte seçilmiş, son derece daraltılmış bir deneyim alanıyla ilgilenen, oysa evrensel olduğunu öne süren bir sanat.

(…)

İlkel, işe yalnız başlar; hiçbir deneyim devralmaz. Belki de ilkel terimi bu nedenle ilk ağızda haklı görülebilir. İlkel, geleneğin resimsel gramerini kullanmaz – bu nedenle gramer dışıdır. Toplumsal uzlaşımlarla evrimleşmiş teknik hünerleri kullanmaz – bu nedenle kaba sabadır. Resimsel bir soruna kendi başına bir çözüm bulduğunda, genellikle bunu defalarca kullanır – bu nedenle naifdir. Ancak burada şu soruyu sormak gerekir: Geleneği neden reddeder? Gelenekten uzak doğmuş olması gerçeği, bu soruyu yalnızca kısmen yanıtlar. İlkel sanatçının, içinde bulunduğu toplumsal bağlamda resim çizmeye ya da heykel yapmaya başlaması için gereken çaba o kadar büyüktür ki bu çabaya rahatlıkla müzeleri gezmeyi de dahil edebilirdi. Ama o hiçbir zaman müze gezmez, en azından işin başındayken. Neden? Çünkü kendisini sanat yapmaya iten yaşanmış deneyimin o gelenekte bir yeri olmadığını daha işin başında bilir. Müzeleri gezmeden nasıl bilebilir bunu? Bilebilir, çünkü tüm yaşadıkları toplumdaki iktidar uygulamasından dışlanma deneyimidir ve şimdi kendi içinde hissettiği itici güçten, sanatın da bir tür iktidarı olduğunu anlar. İlkellerin iradesi, kendi deneyimlerine olan inançlarından ve buldukları haliyle topluma karşı duydukları derin kuşkudan doğar. Bu Grandma Moses gibi sevgi dolu bir ressam için bile geçerlidir.

Umarım şimdi ilkel sanatın “kaba saba”lığının neden onun anlatım gücünün yüksekliğinin önkoşulu olduğunu açıklayabilmişimdir. Onun söylemekte oldukları hiçbir hazır-sunulmuş hünerle söylenemezdi. Çünkü kültürel sınıf sistemine göre onun söyledikleri, söylenmesi hiçbir zaman düşünülmeyen şeylerdi.

1976

 

John Berger
O Ana Adanmış
Metis Seçkileri 1, Metis Yayınları

 

Kitaptaki son yazı “Boğaz’da” başlıklı ve o yazı da şöyle başlıyor:

“On gün boyunca, İstanbul’daki ilk izlenimlerimi daha sonra toplayabilmek umuduyla not tuttum (on gün sonra, insan hiçbir şey farketmeyen bir müdavime dönüşüyor).

Her şeyi yeniden toparlamak sanıldığı kadar kolay olmadı. Siyasal şiddet olayları, bu arada Maraş’ta bir katliam, Başbakan Bülent Ecevit’i on üç ilde sıkıyönetim ilan etmeye götürmüştü.

Yeni sıkıyönetim ilan edilmiş bir şehirde –koyu kırmızıları ve koyu yeşilleri, daha da koyu bir mavi içinde kaybolan– Rüstem Paşa Camii çinilerini anlatmanın ne anlamı var?”

 

Gerisini siz okuyun…

Kategori: alıntı, exlibris, yazı