“Nesnenin yapısını bozan sapkınlık”

Ali Riza Esin, 6 Aralık 2010 — 9 dk.

Cavalier, April 1965, Vol.15 No.14

Jean Baudrillard, Nesneler Sistemi* kitabında koleksiyon, tutku, kıskançlık, sapkınlık, zihinsel gerileme gibi kavramları kitabın bağlamı içinde ele aldıktan sonra, “öznenin” nesnelerin yapısını bozarak algılama ve öylece sahiplenme eğilimi üzerine şu sözleri eder:

Nesnenin yapısını bozan sapkınlık

“(Bu) tutkuyla sahiplenme sistemi, gücünü tamamıyla zihinsel gerileme gibi bir özelliğine borçludur. Bu zihinsel gerilemenin bir tür sapkınlık biçimi olduğu söylenebilir. Nesneler konusunda bu durumu fetişizm adı altında çok somut bir şekilde gösterebilir hatta sistemin genelinde nesne tutkusunun/ mülkiyetinin aynı amaçlar doğrultusunda ve aynı yöntemlerle nasıl oluşturulduğunu açıklayabilir ve bunu cinsel sapkınlığın ılımlı bir biçimi olarak adlandırabiliriz. (İster sanal ister gerçek) herhangi bir şekilde oluşturulan nesneler dizisi ve belli bir parçanın seçilmesinde etkili olan sahiplenme süreci gibi cinsel sapkınlık da ötekinin vücudunu yekpare bir özgün arzu nesnesi şeklinde değil, değişik bölgelerin bir araya gelmesiyle oluşan bir vücut şeklinde algılamaktadır. Başka bir deyişle ötekinin bedenini çeşitli erotik bölümlerden oluşan bir paradigmaya dönüştürüp aralarından yalnızca biri üzerine yoğunlaşarak onu arzulamaktadır. Bu kadın artık bir kadın değil cinsel bir organ, bir göğüs, göbek, kalçalar, ses ya da yüzden ibaret bir şeye benzemekte ve kişi bunlar arasından herhangi birini seçmektedir. [Biraz abartarak işi saçlar, ayaklar ve zihinsel gerilemeye koşut olarak ayrıntılar ve kişinin vücudunun bütününü kapsayan dışlanmasını daha uç boyutlara, yani cansız nesneler kutbunda yer alan jartel ya da sütyen fetişizmine kadar götürebiliriz. Burada sapkın kişinin sahip olduğu somut nesnenin diğerine somut bir şekilde sahip olma anlamına geldiği söylenebilir.] Bu noktadan sonra bir koleksiyona benzetilebilecek ‘nesne’ onu arzulayan kişi tarafından değişik terimlerle ifade edildiğinden bu durumda arzulanan kişi gerçek gösterilen olma işlevini yitirerek arzulayan kişiyi kendi kendisinin koleksiyonunu yapan, kendi vücudunun değişik bölgelerini erotikleştirip kendi kendisiyle aşk yapmayı bir söyleve dönüştüren, narsist bir öznellik evreni içinde yaşayan bir özne gibi algılatmaktadır.

Bu durum J. L. Godard’ın Le Mépris başlıklı filminin başlangıç sekansında yer alan çıplak sahneler üstüne oturtulmuş bir diyalog aracılığıyla çok açık ve seçik bir şekilde sergilenmektedir:

Kadın: ‘Ayaklarımı seviyor musun?’ diye sorar [Sahne süresince aynada kendini baştan aşağı süzdüğünün, üstelik bu işi bilinçli bir şekilde yaptığının, yani kendi vücudunu aynadaki imgesi aracılığıyla sanki aynı mekân içinde ikiye bölünmüş bir şey gibi değerlendirdiğinin altını çizmekte yarar var].

Erkek: ‘Evet seviyorum’ yanıtını verir.
Kadın: ‘Peki bacaklarımı seviyor musun?’
Erkek: ‘Evet.’
Kadın: ‘Ya kalçalarımı?’
Erkek: ‘Onları da seviyorum.’

[Konuşma aşağıdan yukarıya saçlara kadar sürdürüldükten sonra…]

Kadın: ‘Yani baştan aşağıya vücudumun her yerini seviyor musun?’
Erkek: ‘Evet, vücudunun her yerini baştan aşağıya seviyorum.’

Kadın bunun üzerine durumu özetleyen şu sözcükleri söyler:

– Ben de senin vücudunun her yerini seviyorum Paul.

Hiç kuşkusuz burada filmi yapan insanlar gizemini yitirmiş tamamıyla soyut bir aşk ilişkisinden söz etmektedirler. Öte yandan filmde yer alan bu saçma arzu oyunu tamamıyla insanlık dışı bir şey olarak nitelendirilebilir. Vücudu parçalara bölünen bu kadın salt bir nesneye dönüştürüldükten sonra tüm diğer nesne-kadınlar dizisinde yer alan herhangi bir parça gibi algılanmaktadır. Bu sistemin mantığına uygun tek etkinlik biçimi birinin yerine diğerini koyma oyunudur. Zaten koleksiyoncunun da başka bir çözüm yolu bulamadığını söylemiştik.

Sapkın bir oto-erotik zihinsel canlandırma sisteminde nesne parçalara bölünürken; yaşanan somut bir aşk ilişkisinde ötekinin etten kemikten canlı vücudu bölgelere ayrılamamaktadır [Bu durumda canlı cinsel nesneyi penisin eşdeğerlisi olarak gören ve kendisine böyle bir anlam yükleyerek çok basit bir şeye indirgeyen fetiş bir anlamda tutkuya gönderme yapmaktadır]. Buna karşın, özellikle seri bir şekilde üretilmiş karmaşık bir yapıya sahip maddi nesneler zihinsel parçalama sürecinde hayati bir öneme sahiptirler. Örneğin otomobil konusunda: BENİM frenlerim, BENİM çamurluğum, BENİM direksiyonum gibi şeyler söylenebilir. Hatta FREN YAPTIM, ÜSTÜNE YÜRÜDÜM, YOLA ÇIKTIM gibi şeyler söylüyoruz. Bütün organlarla, bütün işlevlerin teker teker iyelik kipiyle ifade edilebilmesi mümkündür. Bu toplumsal düzeye ulaşmış bir kişiselleştirme biçiminden çok bir zihinsel yansıtma sürecine benzemektedir. Bu, sahip olmakla değil, var olmakla ilgili bir şeydir. Örneğin at insana güç katan ve her yere gitmesini sağlayan şaşırtıcı bir araç olmasına karşın insan atıyla kendini birbirine karıştırmamaktadır. Bunun nedeni atın otomobil gibi parçalardan oluşan bir bütün olmamasının yanı sıra özellikle bir cinsiyete sahip olmasıdır. İnsan en fazla, karım, atım diyebilir ama sahiplenme düşüncesini daha öteye götüremez. Bir cinselliğe sahip olan varlık parçalara bölünme işlemine ve dolayısıyla da oto-erotik tutku hatta neredeyse sapkınlık olarak adlandırdığımız bu tür bir sahiplenme olayına karşı direnebilmektedir [Canlı, bir cinsiyete sahip olmayan bir varlık (bebek) gibi algılandığı ölçüde sahiplenmeyi içeren bir özdeşleşmeden söz edebilmek mümkündür. Örneğin: Bebeğin ağzından konuşarak ‘Benim başım mı ağrıyor?’ ya da ‘Ne o, başımız mı ağrıyor?’ gibi şeyler söylüyoruz. Bu karışıklık iğdiş edilme korkusu yaşayan cinsi belli bir varlıkla karşılaştığımızda sona ermektedir]. Canlı bir varlık için sahiplenme anlamında BENİM ifadesini kullanabiliriz, ama simgesel düzeyde otomobilin organları ve işlevlerini üstlendiğimiz gibi o varlığın yerine geçtiğimizi ifade edebilecek bir (At=) BENİM sözcüğünü kullanamayız. Burada belli bir zihinsel gerilemeden söz edebilmek mümkün değildir. At güçlü bir simgeye dönüştürülebilir (örneğin cinsellik alanında at gibi azmaktan, yarı insan yarı at ‘Kentaur’un bilgeliğinden, Kentaur başının baba imgesiyle ilgili ürkütücü bir fantazm üretilmesine yol açarken; sergilediği sakinliğin aynı türden bir varlık olan öğretmen Kheiron’da koruyucu bir güce dönüştüğünden söz edebiliriz). Otomobil konusunda (insan bedeninin birbirinden kopuk unsurları ve işlevlerine kadar sürdürülen bir benzerlik karmaşası doğrultusunda) yapısal ayrıntılara kadar inebilen basit, narsistçe, çocuksu bir benden söz edebilmek mümkünken at konusunda asla böyle bir şey yapılamaz. İşlevler ve organların ayrıntısına kadar giden bir özdeşleşme olasılığına kesinlikle izin vermeyen yaşayan bir at simgeciliği nedeniyle atla kurulmaya çalışılan ilişki oradan buradan derlenmiş terimlerle üretilen oto-erotik bir ‘söylev’ içinde yitip gitmektedir.

Bu parçalara bölme işlemiyle, çocukluğa zihinsel geri dönüş belli bir tekniği zorunlu kılmakla birlikte, bu, belli bir parçayla sınırlandırılmış özerk bir tekniktir. Keza çeşitli erojen bölgelere ayrılarak bir dizimsel bağıntıya benzetilen kadın vücudu yalnızca zevk alma işleviyle sınırlandırılmakta ve bu işlevin yerine getirilmesi erotik bir tekniğe havale edilmektedir. Hayal kurmaya dayalı bir sapkınlık sisteminde insanı kişisel ilişki kurma kaygısından kurtaran bu nesnel bir görünüm ve alışkanlık kazandırma tekniğinin aynı zamanda jestler düzeyinde de gerçekten etkili bir gerekçe olarak kullanıldığı görülmektedir.

Her düşünce üretim sisteminin ‘güvenebileceği’ bir şeylere, gönderme yapabileceği bir gerçekliğe, teknik bir ‘açıklama’, bir mazerete ihtiyacı vardır. Örneğin, ‘hızlandım’ dediğinde bir gaz pedalı, ‘farım’ dediğinde bir otomobil farı ya da ‘arabam’ dediğinde arabanın tamamı gerçekte mümkün olamayacak narsistçe bir sahiplenme biçimine teknik anlamda destek olmaktadırlar. Aynı şey kendi kendine böyle bir görev üstlenen erotik teknik için de geçerlidir; başka bir deyişle biz artık gerçek dünyada olduğu gibi cinsel organla karşılaşma ve zevk alma sürecinin yer aldığı bir düzene değil, dizisel bir anlayışa boyun eğerek erotik jestleri yinelemekten başka bir şey yapmayan anal gerileme düzenine ait varlıklarız.

Görüldüğü üzere tekniğin ‘nesnellikle’ ilişkisi bazen kopacak raddelere gelebilmektedir. Teknik ancak toplumsallaştırıldığı, teknolojinin denetimi altına girdiği, yeni yapıların oluşmasına yol açtığında nesnelleşebilmektedir. Gündelik yaşamdaysa tam tersine çocuksu hayaller üretilmesine asla karşı çıkmamıştır çünkü bu hayallerin yapısının her an bozulabileceğini bilmektedir. Montajla bir araya getirilen parçalar teknik nesneye tutarlı bir görünüm kazandırmaktadırlar. Ancak insan zihni bu yapıyı her an için bozabilecek bir güce sahiptir; başka bir deyişle dış görünüş itibarıyla bir işleve boyun eğen yapı zihinsel açıdan bir biçime boyun eğmektedir. Yapısal açıdan hiyerarşik bir düzene boyun eğen parçaların yapısı her an bozulabilir ve öznenin boyun eğdiği paradigmatik sistemde eşdeğerli olabilirler. Bütünsel bir görünüme sahip olabilmek için kendisini oluşturan parçaların bir araya getirilmesini gerektiren nesnenin montajı bittikten sonra zihinsel anlamda demonte edilmesi çok kolaylaşmaktadır. (Özellikle teknik) nesnenin bu kadar kolay bir şekilde demonte edilebilmesinin nedeni bugün artık onu eskiden olduğu gibi insani jestler ve insanın harcadığı enerjiyle ilişkilendirme olanaksızlığıdır. Kendini sevme konusunda otomobilin ata oranla bu kadar güzel bir güdümleme nesnesine benzemesinin nedeni hayvanın yerinde duramaması, koşabilmek için adale gücüne sahip olma zorunluluğu ve üstündekini dengede kalmaya zorlamasıdır. Oysa otomobil işlevsel ve soyutlaştırılmış bir nesne olup, sürmesi son derece basit bir araçtır.”

(*)
Nesneler Sistemi
(Le Systême Des Objets)
Çevirenler: Oğuz Adanır, Aslı Kara Mollaoğlu
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Kategori: alıntı, exlibris