Topla gel!..

Ali Riza Esin, 29 Nisan 2012 — 7 dk.

Yazdığım şeylere başlık atmaktan tarifsiz bir zevk duyuyorum. Sürecin en hoşuma giden yanıdır bu. En son şapkasını takıp dışarı çıkması gibi insanın. Kendini dışarı atması… Evet, başlığı en son konduruyorum yerine; yazdığım şeylere belki de hiç kondurmadığımı bile bile. Olsun ya da olmasın. Ve hayır, tarifen söylemiyorum. Edemem de zaten tarif. Yoksa yazdığı yazılara çoğu zaman ne ilgisi var denebilecek ilgisizlikte(!) başlıklar atan birinin itiraflarını okuyor olurdunuz şimdi, aşağıda bulunan paragraflar yerine. Çünkü anlatması, anlatmam uzun sürer. Bu yazıdan daha uzun.

Anlar mıyım, bilmiyorum üstelik.

Bunu kendime yapamam. Kendi kendiliğime…

Eski paradigmanızı getirin, size yepyeni bir paradigma verelim!

Yazdığım başka başka şeylerin arasında “paradigmalar, seni beni bilmez çünkü.” diye bir laf etmişliğim olmuştu, fi tarihinde; —Gestalt psikolojisi’ni katlettikten bir süre sonra.

O paradigmalar…

Bazı önsözleri okumak, okyanustaki bir tropik adanın mercan kayalıklarıyla çevrelenmiş noktalarında daha da büyüyen devasa dalgaları aşmak kadar zorlu bir iş halini alabiliyor adeta. Tamam, hayatında hiç tropik adada bulunmamış, —sadece filmlerde görmüş— birinin ağzından yazıyorum bunu ama abartmıyorum. Sadece süslüyorum biraz… Benim durumumda böyle bu ya da. Eh ama, arkasından gelecek ferahlık hemen yanıbaşında olduğu, hattâ onu sıkı sıkı kavradığı sürece insan, o boğuşmaya da değiyor kesinlikle. Belki başkalarına güzel gelmeyen güzelliklerin sana güzel olmasından kaynaklanır, bunun daha da çekici kıldığı bir vahşi cazibe! Öyle de güzel…

Bilmeden bildiği bir şeyi yeniden öğrenmesi insanın… Kendi ikliminden sıyrılması ve onu o haliyle çoktan kabul etmiş yeni bir yere ayak basması. Bunu böyle duyumsaması… O havayı soluması hattâ, nefes almaya başlaması; daha dolu dolu, daha içine çekerek…

İklim değiştirmek… Bir iklimden başka iklime geçmek, başka iklimlere tabi olmak bir yerde… Aynı yerde…

“Kendini yalnızca verilere bıraktığına, onlara sadece edilgen biçimde yaklaştığına inanan ya da öyle gözüken ortalama ve sıradan tarihçi bile, aslında düşüncesinde edilgen değildir. Kendi kategorilerini de beraberinde taşır ve verileri onlar aracılığıyla görür. (…)”
—Hegel, Reason in History

Bu alıntının da yer aldığı bir kitabın önsözünde “olabilir”, “olmalı!” deniyor sanki ama…

“(…) Kuhn veya Feyerabend gibi bilim felsefecilerine göre ham duyu verisi diye bir şey olamaz.”

O önsözden devam:

“İnsan duyuları ve gözlemleri, ancak bir kavramsal sistem benimsendikten sonra mümkün olurlar ve bu kavramlar sistem tarafından koşullandırılmışlardır. Kuramdan bağımsız nesnel bir gözlem dili olamaz. Böyle bir dile inandıkları için de, Popper, Lakatos ve diğerleri, Kuhn gibi görelilikçi düşünürlerin gözünde hâlâ eski pozitivist geleneğin dil felsefesinden kurtulamamışlardır. Lakatos için birbirini izleyen kuramsal mantıksal olarak birbirlerini içermektedir, çünkü her birinde kullanılan dil aynı nesneleri (aynı referansları) kullanmaktadır. Kuhn için birbirini izleyen kuramlar mantıksal olarak eş ölçüye vurulamazlar, çünkü dilleri bambaşka nesnelerden kuruludur. Az önce birbirine girift olarak söz ettiğimiz iki temel sorunun ikincisi budur.

Her ikisi de klasik endüktivizme karşı oldukları halde, eleştirilerini farklı bağlamlarda yapan ve bugünün bilim felsefesine hakim olan yanlışlamacı ve görelilikçi okullar arasındaki bu anlaşmazlığı iyice kavramak için, konuyu biraz dağıtmak pahasına dil felsefesine biraz değinmemiz gereklidir. Bilindiği gibi, yirminci yüzyıl felsefesine hâkim olan boyut dilin eleştirisidir, tıpkı on dokuzuncu yüzyıl felsefesine tarihsel çözümlemenin hakim olduğu gibi. Elinizdeki kitabın yazarı aslında tarihsel bir görelilikçidir, dil sorunlarına da teğet geçer, ancak bir bilgi kuramı çıkarmak üzere yaklaştığı tarihsel verileri yorumladığı düşünce yapısı, toplumcu düşünürlerde görmeye alıştığımız tarihçilik yapısından çok, yirminci yüzyıla hakim olan bu dil/mantık boyutunda kurulmuştur. Kuhn’un kendisinin de söylediği gibi, aynı verilere bakarak (tarihsel de olsalar) çok farklı düşünce yapıları inşa etmek daima mümkündür. Kuhn’un, (…) Wittgenstein yoluyla etkilendiği anlayışa göre dil, pozitivistlerin düşündüğü gibi mantık üzerine değil, retorik, yani dilin kullanılması koşulları üzerine kuruludur. Mantıksal pozitivizmin temeldeki ampirisist varsayımına göre, kullandığımız dilin simgeleri tarafından ifade edilen düşünceler, daha bu tür simgelerle ifade edilmeden önce mantıksal bağlantılar içindedir. Dilin mantığı bu nedenle dilin kullandığı bağlamdan bağımsızdır, bir anlamda zaman dışıdır. Dolayısıyla dilin işaretleri (imleri) ile bunlar tarafından ifade edilen düşüncelerin kaynaklandığı gerçeklik arasında zorunlu yahut ontolojik (varlıkbilimsel) bir birlik yoktur. Anlam ve referans ayrı düzeylerdir. Mantıksal pozitivizme göre öncelik taşıyan, kullandığımız dilin mantıksal yapısının, yani anlamının kendi içinde tutarlı olmasıdır ve bu tutarlılığın değişik koşullarda farklılaşmaması, hep aynı ölçüde geçerli kalması gereklidir. Bu yüzden de kurulan dilin dış dünyaya olan bağlantısı dilin hangi amaçlara göre kullanıldığından bağımsız olmak zorundadır. Bu tür bir mantıksal zorunluluk da, mantığın giderek ister istemez metafizik bir rol oynamasına neden olmakta, yani mantık dünyada ne tür nesneler olması gerektiğini buyurur hale gelmektedir. Dilin herkes tarafından aynı biçimde, aynı mantık kurallarına göre kullanılabilmesi için de, bir duyum ortaklığına ihtiyaç vardır. Bu ortaklık, farklı yaşam koşullarında değiştiği ölçüde, duyumlar üzerine kurulu kavramlar arasında bulunan ve dilin yansıttığı mantıksal ilişkilerin de aynı kalmasına olanak yoktur. Mantıksal pozitivizm bu nedenle, duyum ve mantık ortaklığını bozabilecek önermelerden kaçınır. Nesneler yerine karmaşık duyum verilerinden söz etmeyi tercih eder. Nesneler aslında duyu verilerinden kolaylık için inşa edilen mantıksal kurgulardır. Öte yandan, dilin temelinin mantık değil, kullanım olduğuna inananlar için dil ortaklığı duyum ya da algılama düzeyinde değil, dili kullanma düzeyindedir, yani nesneler ve yaşam koşulları düzeyinde. Wittgenstein’ın dediği gibi, her söylem bir yaşam biçimidir. Bir kişinin kullandığı dili, kelimeleri, kavramları, giderek kuramları anlayabilmek için hangi kurallara göre, hangi kavramsal sisteme göre dili kullandığını bilmek gerekmektedir. Herkesin ortak olarak kullanabileceği tarafsız ve nesnel bir gözlem/duyu düzeyi olamaz. Böylece başka bir bilim geleneğinin kuramlarını anlamaya çalışan bilim adamı, başka bir kültürü incelemeye çalışan bir antropologa benzetilebilir. Aralarında bir çeviri sorunu vardır. Yani Kuhn’un bu kitabın Onuncu Bölümü’nde söylediği gibi, farklı dünyalarda yaşamaktadırlar. Tıpkı dilde, simgelenen ile simgeleyen arasında bir düzey farkı olmadığı gibi, gözlemde de görme ile görülen arasında bir fark yoktur. Çünkü herkes, içinde yaşadığı kavramsal sistem ya da kültür ona ne görmeyi öğretmişse onu görmektedir. Wittgenstein’a göre insan dil değiştirebilir, ama bir dili dışarıdan düzeltemez, çünkü bunu yapmak için dilin dışına çıkmak zorundadır.

Bir dile ya da kavramsal sisteme tarafsız bir gözlem açısından bakılamayacağını söylemek, aslında, o dilde öne sürülen bütün önermelerin, hipotezlerin veya varsayımların kendi doğrulanma koşullarını da beraberlerinde getirdiklerini söylemekle özdeştir. Kullanılan gözlem verilerinin nesnel olamayacağı, gözlemin daha baştan kullandığımız kuram tarafından koşullandırıldığı önermelerinin anlamı budur. Dolayısıyla bir kuramdan diğerine, eski paradigmadan yenisine geçiş, verilerin farklı yorumlanmasıyla mümkün değildir, değişen verilerin kendileridir. Kuhn bu geçişin nasıl olduğunu betimleyebilmek için Gestalt psikolojisinden yararlanmıştır. Bu görüşe göre, insanlar çevrelerini parça parça değil, bütün olarak algılamayı öğrenirler. Bu benzetmeyi ilk ortaya atan ve Kuhn’un da görüşlerinden yararlandığı N. R. Hanson, insanın çevresini gözleme tarzında, algılama açısından temel birimlere varılamayacağını iddia etmiştir. Kuhn da bu görüşten yola çıkarak, kuram değiştirmenin parça parça gözlem ve yanlışlamayla mümkün olmadığı, tersine topyekûn bir görüş dönüşümüyle meydana geldiği tezini geliştirmiştir. (…)”

Nilüfer Kuyaş (Çevirmenin Sunuşu)

Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions), Kırmızı Yayınları

Kategori: alıntı, yazı