Uçurtma bayramları…

Ali Riza Esin, 18 Ağustos 2012 — 4 dk.

Dandelion

Demiş ki Ali Poyrazoğlu,

Kenter için… Müşfik

“Yönetmen arıyorum. Körüm, önümde kahve içen Müşfik Kenter’e niye teklif etmiyorum? ‘Şu oyunu, ‘Oğlum Çiçek Açtı’yı sen yönetsene’ diyorum. Hiç ikiletmiyor. ‘Olur, ver teksti bir okuyayım’ diyor.

‘Kaç para vereceğiz’ diyorum. ‘Para istemez, evdeki televizyon eskidi, yakışıklı bir TV alırsın, ödeşiriz’ diyor.

İlk provada ‘Nasıl oynayacağım ben bu adamı, benden 20 yaş büyük. Azıcık yaşlı gibi çalışayım mı’ diyorum. Gayet sakin cevap veriyor: ‘Ben senden 20 yaş büyüğüm, aramızda bir fark var mı? Ben senden çok çalışıyorum üstelik. Oyna olduğun gibi. İnsan gibi, adam gibi oyna işte…’

Baş lafıydı: ‘Önce adam olun, insan olun, sonra oyuncu… Role de insan gibi davran. O karakteri anla, kavra, acılarını, sevinçlerini paylaş. O zaman iyi oynarsın. Hem de çok iyi.’”

Ahmet Cemal de,

“(…) Burada işin içine, ‘somut’ ve ‘soyut’ kavramları bağlamında, bir kavram kargaşası veya daha doğru bir saptamayla, kavram cehaleti karışıyor. Felsefeyi, eğitiminin gündeminden bunca çıkartmış bir ortam için belki de doğal sayılması gereken bir sonuç. ‘Sanatın anlatımı soyut olmalıdır,’ deniyor. Doğru. Çünkü zaten sanat, soyutlamayla eşanlamlıdır; salt ‘ayna’ işlevini gören bir sanat düşünülemez. Ama asıl önemli olan, şu ‘soyut’tan ne anlaşılması gerektiği. Sözü uzatmadan, bu konuda en doğru bulduğum tanımlardan birini alıntılamak istiyorum. Ünlü düşünür ve estetik uzmanı Georg Lukács, başyapıtı ‘Estetik’te sanatçıyı, yaşamın öncesiz ve sonrasız akışı içerisinden şu ya da bu nedenle seçtiği bir parçayı geçici olarak çıkarıp kendi tezgâhına taşıyan kişi, diye nitelendirir. Seçilen parça o tezgâhta, sanatçının kendi olması gerekenine göre işlenir ve biçimlenir. Daha sonra sanatçı, bu parçayı —ya da alternatif dünyayı— yeniden yaşamın akışı içerisine bırakır. (…)”

“Bilindiği gibi, bir oyunun hazırlanışı sırasında ‘karaktere girmek’ oyunculuğun olmazsa olmaz koşulları arasındadır. Yani oyuncu, canlandıracağı karakterin en uç noktalarına kadar gidebilmeli, ardından da karaktere ilişkin çözümlemesine kendi çözümlenmiş kimliğini temel alabilmelidir. Ancak bu koşullar gerçekleştikten sonradır ki, seyircinin karşısına eskimiş bir şablon değil, oyundaki bir karakterin özgün yorumu çıkabilir. Bir örnek vermek gerekirse, Hamlet’i canlandıracak olan oyuncu X, yalnız Hamlet’i değil, fakat kendi bireysel yapısını, onu öteki insanların arasında biricik kılan tüm kişilik özelliklerini de çözümleyebildiği taktirde seyirci karşısına farklı bir Hamlet olarak çıkabilir. Örneğin varoluş sorunu, her insanın yaşamında, bilinçli ya da bilinçsiz, karşılaştığı/hesaplaştığı bir sorundur; ama bu sorunla her insanın karşılaşması, ancak o insanın ve yalnızca o insanın algılayış biçimleri ve bakış çerçevesinde gerçekleşebilir. (…)”

“Bizim toplumumuzda, sahneye karakter getirmenin neden bunca güç ve çoğu kez de başarısız olduğu sorusunun yanıtı da işte bu noktada yatıyor: (…) (Ü)yeleri tarihinin son altı yüzyılı boyunca ‘hiçbir düşünce akımıyla aklın süzgeci doğrultusunda devinmemiş, devindirilmemiş, dolayısıyla da kendi yazgısını kendisinin belirleyebileceği olasılığını düşlerinde bile görmemiş’ bir toplumda insanların —‘aydınlar’ kategorisine sokulanların büyük çoğunluğu da dahil— kendi bireyliklerinin, ‘ötekiler’ karşısında biricik Ben’lerinin bilincine hiç ya da yeterince varmamışlıkları, kimi zaman tüm bir yaşam boyu böyle bir gereksinimi duymamışlıkları, sahneye getirilenlerin de genelde birer birey veya karakter değil, ama yapay ve özenti ürünü kalıplar olması sonucunu doğurmaktadır. Bu nokta, ülkemizde verilmekte olan tiyatro eğitiminin de zayıf yanıdır: Öğrencilere genellikle nasıl oynamaları, nasıl rol yapmaları gerektiği öğretilmekte, ama bu arada onlara bu nasılları kendi kimlikleri temeline nasıl oturtabileceklerine ilişkin bir ipucu verilmemektedir. Dahası, salt rol yapmanın ötesine geçebilen kimliklerin bastırılmasına çalışılmaktadır!”

…demiş, Giderayak (kitabında)…

Bir şiir şimdi:

Uçurtma Bayramları

Bir rüya, bir ümide yaslanıp, yaralandık
Tutunduk sevgilere düşe kalka, hep yol aldık
Yenilme, gel yenilme
Belki de aldatıldık

Belki dünya hiç dönmüyor
İmkânsız, yanıldılar
Ölüm yok, ölünmüyor
İmkânsız, ah imkânsız…

Gel, uçurtma bayramları var
Haydi sevin de gel
Ölümsüz, özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver
Haydi koş, haydi gel
Bir avuç sevinç al annenden
Bana da biraz ver
Öylesine yalnızız ki
Şu koskocaman şehir ve biz
Ne olur, bari sen gel!

Sezen Aksu, Eksik Şiir (Metis Yayınları)

Ne güzel demiş.

Kategori: alıntı