Yazıya bir alıntıyla başlama

Ali Riza Esin, 16 Haziran 2012 — 12 dk.

“Babam bana bir keresinde, ‘yazıya bir alıntıyla başlama’ demişti, onun yazıyla ilgili tavsiyelerini her zaman dikkatle dinlerim.

Onun için yazıya bir alıntıyla başlamadım.”

“Bu yüzden, Ahmet Cemal’in harika bir şekilde Türkçeleştirdiği, Can Yayınları’nın da özenle bize sunduğu Zweig’ın ‘Montaigne’ kitabının girişindeki kısa bir bölümü şimdi aktaracağım.

‘Ancak savaşların, zorbalığın, tiranca ideolojilerin (…) bireysel özgürlüğü tehdit ettiği bir zaman dilimini kendi sarsılmış ruhunda yaşamak zorunda kalmış olan kişi, sürü kudurmuşluğunun egemenliğindeki böyle zamanlarda insanın iç dünyasının en derin noktasında yatan ‘ego’suna sadık kalabilmesinin ne büyük bir cesaret, dürüstlük ve kararlılık gerektirdiğini bilebilir. Yalnızca böyle bir insan, dünyada bir kitlesel yıkımın ortasında kendi manevi ve ahlaki bağımsızlığını lekesiz koruyabilmekten daha güç bir şey olamayacağını bilir.’”

Ahmet Altan, Taraf

Devamını da ben alıntılamak istiyorum. “Yazıya bir alıntıyla başlama” yazısı oldu ya bu… Olmadı mı?..

Yazılarıma bir alıntıyla başlamanın yol açabileceği olumsuzluklardan etkilenme kaygısı duyabileceğim bir pozisyonda görmüyorum zaten kendimi… Şimdiye değin öyle bir pozisyon almışlığım da olmadı, buna gerek duymuşluğum da —Ha, heves etmişliğim olmuştur ama teşebbüste kalan (teşebbüs de başka bir evrenken) her heves gibi, cinai sorumluluk üstlenmemek rahatlığını sahiplenerek (Daha önceki yazılarıma alıntılarla başlamamış olabilirim özellikle; ama belli belirsiz başka nedenlerle, belki bir sezgiyle… —ve öyle başladıklarım da olmuştur.) yazıyorum sadece ve laflıyoruz işte, bu’nun burasında…

Hem “amaçsız amaçlılık” diye birşey var!

“İnsan, ancak kendisi, akıldan, insanlık onurundan yana kuşkuya düşüp çaresiz kalmışsa eğer, dünya çapında bir kaosun ortasında tek bir kişinin örnek biçimde dimdik ayakta kalabilmesini övgüyle karşılayabilir.”

Stefan Zweig, Montaigne

Madem alıntılarla başladık (ki bunun Ahmet Altan ve saygıdeğer babasıyla ilgili bir anekdot olmasından öte bir amacı olduğu yeterince açıktır umarım), altına daha uzun birşeyler yazmaktan kurtulmak için biraz da, başka bir alıntıyla, bir başka mühimsemeyle devam etsin istiyorum bu posta —ve öylece de bitermiş gibi yapsın.

Tek Yön, Walter Benjamin

Walter Benjamin’in (Tevfik Turan çevirisiyle Tek Yön, Yapı Kredi Yayınları —adamakıllı redakte edilmemiş* 5. baskı), “Kaiser-Panorama” başlıklı bir yazısından cımbızlanmış bazı paragraflardır bunlar; şu hemen aşağıdakiler:

Alman enflasyonunda bir gezi

I. Alman burjuvasının ahmaklıkla korkaklığın kaynaşmasından oluşan yaşama biçimini günbegün açığa vuran deyimler dağarcığı içinde, hemen yakın gelecekte başgösteren bir felaket üzerine söylenen, ‘bu artık böyle gidemez’ sözü vardır ki, özellikle üzerinde düşünmeye değer.

Geçmiş onyılların mülkiyet ve güvenlik tasavvurlarına çaresizce yapışıp kalmak vasat insanı halihazır ortamın temelini oluşturan gayet dikkat çekici ve bütünüyle yeni düşünceleri algılamaktan alıkoyuyor. Savaş öncesi yıllarındaki görece istikrardan nasibini almış olan bu insan, elindeki varlığı azaltacak her durumu istikrarsızlık saymadan edemeyeceği inancındadır. Oysa istikrarlı şartların rahat şartlar olması asla ve asla gerekmez, nitekim savaş öncesinde de, istikrarlı şartların kendileri için sefalette istikrar anlamına geldiği tabakalar vardı. Çöküş hiç mi hiç istikrarsızlık demek olmadığı gibi, yükselişten daha şaşılası bir şey de kesinlikle değildir. Sadece, halihazır ortamın tek mantığının yıkılış olduğunu görebildiğini itiraf eden bir hesaplaşma olup bitenin günbegün tekrarı karşısında sürekli gevşeyip zayıflamaya varan bir şaşkınlıktan kurtulacak ve çöküşün belirtilerini hem tek, hem mutlak istikrar olarak ve sadece kurtuluşu neredeyse mucizeye ve kavranmaz’a ulanan olağanüstülük olarak algılayacak noktaya ulaşır.

Orta Avrupa’nın halkları bir şehrin çepeçevre kuşatılmış, barutları, erzakları bitmek üzere ve kurtuluşlarının insan aklının yettiği kadarıyla düşünülemeyecek sakinleri gibi yaşamakta. Teslim olmanın ciddiyetle düşünülmesini gerektiren bir durum; sonunda ister merhamet, ister yavuzluk olsun. Fakat Orta Avrupa’nın kendini karşısında hissettiği o dilsiz, görülmez kuvvet pazarlığa girmiyor. Böyle olunca, bir yandan son taarruzu beklerken, bakışları tek kurtarıcı olması söz konusu olan olağanüstü’ye çevirmekten başka yapacak şey kalmıyor. Ama bu gerilim dolu ve şikâyetten uzak dikkat kesilmişlik durumu, bizi kuşatan güçlerle esrarengiz bir temas içinde olduğumuza göre, mucizeyi gerçekten yaratabilir. Buna karşılık, işlerin artık böyle sürüp gidemeyeceği beklentisi günün birinde dersini alacaktır: Gerek bireyin gerekse toplulukların çilesinin ötesinde artık sürüp gidemeyeceği tek bir sınır vardır: mahvoluş.

II. Garip bir zıtlık: insanlar davranırlarken aklında sadece en nekesçesinden özel çıkarları var, ama aynı zamanda davranışlarını hiçbir zaman olmadığı kadar da kitlenin içgüdüleri belirliyor. Ve kitlenin içgüdüleri her zaman olduğundan daha büyük ölçüde şaşkın ve hayata yabancı düşmüş durumda.

Hayvandaki karanlık içgüdü —sayısız hikâyenin anlattığı üzere— yaklaşan, ama daha görünürde olmayan tehlikeden kurtaracak yolu bilirken, bu toplum —ki her bireyi gözünü sadece kendi zavallı esenliğine dikmiş— hayvansı bir bilinçsizlikle, ama hayvanlardaki bilinçsiz bilgiden de yoksun, kör bir kitle olarak her türlü, hatta en göze görünür tehlikenin bile kucağına düşüyor; ve bireysel hedeflerin farklılığı bunları belirleyen güçlerin özdeşliği karşısında anlamsız kaçıyor.

Kendini durup durup yeniden göstermiş bir şey var: Toplumun alışılmış, ama bu arada çoktan kaybedilmiş olan hayata bağlanışı öyle bir katılık taşıyor ki, zekâyı kullanmanın aslında insana özgü türü olan ileriyi görme yetisini en büyük tehlike karşısında bile saf dışı bırakıyor. Öyle ki, ahmaklığın tablosu kemale eriyor bu toplumun içinde: canalıcı önem taşıyan güdülerin güvenilmezliği, hatta sapmışlığı ve zekânın güçsüzlüğü, hatta yozluğu. Budur, Alman vatandaşlarının bütününün içinde bulunduğu durum.

(…)

V. ‘Fakirlik ayıp değil.’ Hem de nasıl. Hem ne kadar ayıp ediyorlar fakire. Ayıp ediyorlar ve onu bu vecizeyle avutuyorlar. Bir zamanlar haklı sayılabilmiş olan vecizlerden biri bu; son kullanma tarihi çoktan gelmiş. O gaddarca ‘Çalışmayan yemesin’ sözünden hiç farklı değil.

Adamını doyuran işin olduğu zamanlarda, adamını ayıba sokmayan bir fakirlik de vardı: yanlış yerde yetişmiş olmaktan ve başka talihsizliklerden ileri gelirdi. Oysa milyonların içine doğduğu, yüzbinlerin fakirleşerek düştüğü bu darlık pekâlâ bir ayıp. Pislik ve sefalet bunların etrafında, görülmez ellerin ördüğü duvarlar gibi yükselip gitmekte. Ve nasıl bir adam her ne kadar kendi başına çok şeye katlanabilir ol(ur)sa, fakat karısının kendini katlanıyor görmesinden ve kendine sabırla bakmasından haklı bir utanç duyarsa, birey de çok şeye sabredebilir, ama sadece yalnız olduğu, sadece gizleyebildiği sürece. Fakat hiçbir zaman, dev bir gölge gibi halkının ve evinin üstüne inen fakirlikle barışmamalıdır. O zaman duyularını karşılaştıkları her aşağısamaya uyanık tutmalı ve onları çilesi ezikliğin yokuş aşağı giden yolunu bırakıp isyanın yükselen yolunu açmaya başlayana kadar disiplin altına almalıdır. Ama, en korkunç, en karanlık kaderlerden her biri basında günbegün, hatta saatbesaat tartışıldığı, bütün sözümona sebepleri ve sözümona sonuçlarıyla ortaya konduğu ve kimseye hayatının köle olduğu karanlık güçleri anlamasına yardım etmediği sürece, bu konuda ümit edilecek bir şey yok.

(…)

VII. Konuşma hürriyeti kaybolmakta. İnsanlar arasında eskiden konuşmada karşıdakinin üzerine eğilme gayet tabii bir şeyken, şimdi yerini ayakkabılarının veya şemsiyesinin fiyatını sormak alıyor. Her sohbetin içine önü alınmaz bir şekilde, hayat şartları konusu, para konusu giriyor. Bu arada söz konusu olan ne bireyin endişeleri ve çilesi —böyle olsa, belki konuşanlar birbirleriyle yardımlaşabilirdi—, ne de konunun bütün içinde gözden geçirilmesi. İnsan sanki bir tiyatroda tutsakmış da, sahnedeki oyunu ister istemez izlemek zorundaymış, bunu ister istemez, durup durup yeniden düşüncenin ve konuşmanın konusu etmek zorundaymış gibi.

VIII. Yozlaşmayı algılamaktan kaçınmayan kişi, bunun üzerine oyalanmadan, kendisinin bu kaos içinde geçirdiği zaman, kendi eylemi, kendi payı konusunda özel bir haklılık duymaya başlayacaktır. Genel başarısızlık üzerine ne kadar doğru düşünce varsa, insanın kendi etkinlik alanı, konumu ve bulunduğu an ile ilgili de o kadar çok istisna vardır. Şahsî varlığın güçsüzlüğünü ve yozlaşmanın örgüsüne karışmışlığını hâkimane bir tavırla kavrayıp onu hiç değilse genel körleşmenin oluşturduğu arka plandan çekip ayırmak yerine, daha çok bu varlığın prestijini kurtarma saplantısı hemen her tarafa yerleşiyor. Onun için hava böylesine hayat teorileriyle ve dünya görüşleriyle dolu; bunların bu ülkede böylesine küstahça bir izlenim uyandırmalarının sebebi de, sonunda hemen her zaman herhangi, bütünüyle önemsiz bir kişisel durum için geçerli olmaları. İşte hava gene bu yüzden, her şeye rağmen bir gece gelip serpiliverecek kültürel bir geleceğe ilişkin yanılsamalarla, seraplarla dolu, çünkü herkes kendi yalıtılmış bakışaçısının optik yanılsamalarını savunmakla yükümlü.

(…)

X. Nesnelerdeki sıcaklık kayboluyor. Gündelik kullanımın nesneleri insanı usul usul, ama sebatla üstlerinden sıyırıp atıyorlar. Genelde insan günbegün, karşısına çıkan gizli dirençleri —üstelik, sadece apaçık olanları da değil— aşmak için olağanüstü bir çaba göstermek durumunda. Nesnelerle beraberliğinin kendisini dondurmaması için onların soğukluğunu kendi sıcaklığıyla karşılamak, onların dikenlerini, kan kaybından ölmemek için, sonsuz bir maharetle tutmak zorunda kalıyor. Çevresindeki insanlardan yardım beklemesin. Biletçiler, memurlar, zanaatçılar, satıcılar — hepsi kendilerini, ne kadar tehlikeli olduğuna kendi kabalıklarıyla ışık tutmaya gayret ettikleri, isyankâr bir maddenin temsilcileri olarak hissediyorlar. Ve bunların insanı —insanî yozlaşmanın izinden giderek— disiplin altına almakta kullandıkları, nesnelerdeki o yozlaşmayla arazi bile kumpas kurmuş halde. O da nesneler gibi insanın kanını emiyor: Alman baharının bir türlü gelmeyişi kokuşmakta olan Alman tabiatının birbirine benzer sayısız görüntülerinden sadece biri. İnsan bu tabiatta yaşarken, ağırlığını herkesin taşıdığı hava sütununun basıncı sanki buralarda —bütün kanunların aksine— birden hissedilir olmuş duygusuna kapılıyor.

(…)

XIII. İmal edilen nesneler zengin ve fakir dünyalarına karşı sahip oldukları o asil kayıtsızlığı tamamen kaybetmiş bulunuyor. Her bir nesne sahibine damgasını vuruyor: çulsuzun biri veya vurguncu olarak görünmekten başka seçeneği yok insanın. Çünkü gerçek lüks, içindeki zihinsel ve insancanlısı unsurların belirleyici nitelik kazanmasıyla dikkati çekerken, burada lüks mal olarak ortalığa yayılan şeyler öyle utanmazca bir bolluk sergiliyorlar ki, zihinsel herhangi bir ışınımları olamıyor.

XIV. Kavimlerin en eski âdetleri arasında bize bir uyarıymış gibi görünen bir tanesi vardır ki, tabiatın bize cömertlikle sunduğunu alırken hırsa kapılmaktan sakınmamızı buyurur. Çünkü biz toprak anaya kendi ürünümüz olan hiçbir şey hediye edemeyiz. Öyleyse, alırken saygı göstermemiz, bunun için de, her ne zaman ne kadar alıyorsak, daha kendi payımızın üstüne oturmadan önce, ona bir kısmını geri vermemiz yakışık alır. Eski libatio âdeti bu saygının bir ifadesidir. Hatta belki, unutulmuş başakları toplama ve yere düşmüş salkımları kaldırma yasağı bile o alabildiğine eski, yerdeki buğdayın ve üzümün toprağa veya rahmet dağıtan atalara dönmesini öngören töresel deneyimin dönüşmüş biçimidir. Atinalıların âdetince, yemekte yere düşen ekmek kırıntıları toplanmazdı, çünkü bunlar kahramanların payıydı.

Bir toplum zaruret ve hırsın sonucu olarak günün birinde, tabiatın verdiklerini ancak gaspedercesine alabilir hale gelecek kadar yozlaşmışsa, meyveleri pazara daha iyi getirebilmek için hamken koparır ve her tabağı sırf doyabilmek için sonuna kadar sıyırmadan edemez olmuşsa, toprağı fakirleşecek, ülkesi kötü mahsul verecektir.”

Walter Benjamin, Tek Yön

 

* Kitapta rastladığım bazı fiziksel hatalar… Sonundaki “Çevirmenin Notları” dizgisini ise içeriğine yakıştıramadım. Ancak yine de, hani nasıl diyoruz, “hararetle” ediyorum tavsiye.

Kitabı…

[yazım buradan başlıyor]

Bu kitapla ilgili bir notum daha var:

Aynı basit nedenle (kitabın içeriğine yakıştıramamam) gözümü tırmalayan espas (bir tipografi terimidir ama her eve lazımdır) hataları.

Kitap kapağındaki…

Bakınız,

kitap ismi…

Tek Yön

Şimdi —bir de buna— bakınız,

Ters Yön

kitap kapağının ters yöne çevrilmiş hâli (espas hatalarının farkına varmak için başvurulabilen bir yöntemdir; ayna yansımasına bakmak ya da tersinden bakmak)…

Bakınız, buna da…

Ters Yön

Ve?..

Ne denilebilir ki… “T” ve “Y” harfleri bizi affetsin — ya da T, ek; Y, ön.

“T” mağduriyetinin göründüğünden daha “geniş” olduğunu düşünürsek, ona karşı daha ısrarcı olalım hattâ, bize çıkışırsa alttan alalım; özrümüzü kabul etmesi için.

Zamanımızı bir hayli aşmışken şimdi bir de tasarımına girersek, birlikte çıkamayız.

Kitap kapağının…

Eh…

Böyle gelmiş, böyle gider?..

[gülücüklü bir es]

Yemeyin bizi abiler.

Kategori: alıntı, tipografi, yazı