Her zaman sökmeyen kifayetsiz muktedirlik

Ali Riza Esin, 6 Haziran 2013 — 4 dk.

20130606-022609.jpg

“İktidar” nedir, “muktedir” nedir, ayrımı anlamak isteyenler Nuray Mert’in 4 Haziran tarihli yazısını okumalılar.

Belki bazılarımız hâlâ farkında değil ama bir haftadır çok önemli, bana göre çok hayırlı, çok kutlu şeyler oluyor Türkiye’de. Halk sokağa döküldü…

Hayır, muktedirlerin ve muktedir yancılarının söylemeye devam ettikleri gibi (etmeleri gereğini duydukları gibi) “birileri” halkı sokağa dökmedi — insanlar kendi kendilerine sokağa çıktılar ve eylemlere, #DirenGeziParkı’na destek verdiler. Taksim Dayanışması’na… Ancak hadiseler Taksim Dayanışması’nı aşalı bir haftayı geçiyor.

Peki, böyle olmamalı mıydı?.. Olaylar sadece Gezi Parkı işgaliyle mi sınırlı kalmalıydı? Kalamazdı. O kadarıyla kalsaydı, Taksim Dayanışması orada kalamazdı gibi bir durum oluştu, sabaha karşı insanlara gaz püskürtenler, eşyalarını yakıp yıkanlar ve asıl onlara bu emri veren kişi her kimse, onun sayesinde.

Konuyu sosyal medyadan izleyenlerden anında destek geldi; gerek yine sosyal medya kanalları üzerinden, gerekse ayaklanıp akın akın Taksim’e ulaşanlardan — bir adım sonrasında ise oraya ulaşmaya çalışanlardan, gitmek isterken durdurulanlardan… Gösteri yapmanın anayasal hakları olduğunu bilmeyen, belki hayatında eylem görmemiş insanlar bile gördükleri haksızlığın karşısına kendilerini siper ederek “eylemci” oldular, barışçı bir eylemin ne demek olduğunu ve nasıl bir etki yarattığını anladılar — gerçek eylemle tanıştı herkes, direniş nedir öğrendi. Gayet “kendiliğinden” ve gayet “birdenbire…”

Bu şaşırtıcı mıydı?

“Bazılarımız” hâlâ anlamak istemese de, gerçeklikte sanal dünya diye bir şey olmadığını gösterdi Gezi Parkı ve özellikle gençler — bizzat yaşayanlara ya da uzaktan izleyenlere; hâlâ anlamayanlar, hiç anlayamayacaklar olsa da… Cem Yılmaz’ın olayların durulmasını hiddetleriyle engelleyenlere hitap eden bir tweet’inin sonuna eklediği gibi: Canları sağolsun.

Yine tekrar olacaktır ama yazılanların üstüne şunu ben de söylemek istiyorum: Şu bir haftadır Taksim’i, Gezi Parkı’nı görmeyenler, havasını koklamayanlar, ne devam eden olayların gerçek nedenini anlayabilirler ne de zamanın ruhunu kavrayabilirler — önceden zaten yakalamamışlarsa. Şu bir haftadır İstiklâl Caddesi’nde, Beşiktaş’ta, Kızılay’da, diğer kentlerin diğer direniş alanlarında gaz yemeyenler ya da sosyal medyayı saptırmalara ve provokasyonlara prim vermeyen bir sağduyuyla süzerek takip etmeyenler— gerçeklerle ilgili epey gerideler.

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nda başladı her şey…

bir saygı duruşu—*

“Nasıl kıydın şu sabaha
Ürkmedi mi ellerin”

20130606-023044.jpg

…ve şu anda Ankara’da ve Rize’de devam eden, burada isimlerini saymanın mümkün olmadığı kadar çok kente yayılan olaylar… Kolay kolay yatışacağa da benzemiyor. Bazı şeyler değişmeden yatışmayabilir, çünkü olayların asıl müsebbibleri olayları yatıştıracaklarına tırmandırma, yatıştırmaktan çok alevlendirme eğiliminde görünüyorlar hâlâ. Küçümsemeye, ötekileştirmeye, marjinalleştirmeye, tehditler savurmaya devam ediyorlar. “İstifa” kurumunu hiç işletmemiş, istifa diye bir şeyi asla tanımayan, kişisel hırslar uğruna, toplumun tamamını ateşe atmaktan çekinmeyen bir arsızlıkla…

Nuray Mert yukarıda bahsettiğim yazısında ayrıca şunları söylüyordu:

“İktidar partisinin, demokrasiden anladığı ‘çoğulcu’ değil, ‘çoğunlukçu’ siyaset ve bu anlayışın Türkiye’yi yönetmekte acze düşmesi kaçınılmazdı. Geçtiğimiz hafta olanlar bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi, umarın iktidarın gözleri daha fazla ‘faltaşı gibi kapalı’ kalmaya devam etmez. Öncelikle artık, çoğulcu, özgürlükçü demokrasinin Batılı bir fantezi ve entelektüel bir safsata olmadığını kavrar.”

Ben kavrayabileceklerini sanmıyorum; kavramak istemeyeceklerinden ötürü… İstemezler, çünkü polisle, gazla, plastik mermiyle, basınçlı suyla, haddini hayli aşan bir şiddetle kızdırmayı, gerginleştirmeyi tercih ettikleri göstericilere reva görülen “çapulcu” sıfatının asıl sahipleri, asıl çapulcuları “kelimenin tam anlamıyla” mimleyen bir talan düzenini yönetenler, eğer durum buysa, bazı şeyler açıklığa kavuştuğu anda olabileceklerden çekinirler ve bunu engellemek adına kendilerinden gayrı ne varsa hepsini pasifleştirerek, kendilerine uydurarak kurdukları “korku imparatorluğu”nu sürdürmeyi tek çare bilirler. Durum buysa, şu anda “durumu kavramak”, isteyebilecekleri bir şey değil maalesef.

Önümüzde yerel seçimler var. Başvekil, eğer kendisine Fas’ta vahiy inmemişse, göstericilerin (kendisini istifaya davet eden eylemcilerin değil) göstermelik bir-iki talebini kabul etmek dışında eski tavrını sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor ve hâttâ, olayları tırmandıracak gibi. Olur da farklı bir söylemle ortaya çıkar, olayların içyüzünü gerçekten kavrayan, her zamankinden farklı bir tavır sergilerlerse, yanlış düşünüyorumdur.

Böyle diyorum ama yanlış düşünüyorsam üstüne bir özür dilerim, geçer. Bazılarımız da bu işlerin böyle yürüdüğünü düşünmüyor mu nasıl olsa…

Şu anda yanılmayı istiyor muyum, bundan pek emin değilim.

“bu susar o susar
susmaların bre yezit
elbette ki bir sonu var”

KONUYLA İLGİLİ BAZI BAĞLANTILAR

(*) Hasan Hüseyin Korkmazgil, “Kandan Kına Yakılır mı?”

Kategori: bağlantı, yazı