Nasıl bir devrimse bu, göstere göstere gelen

Ali Riza Esin, 28 Ocak 2014 — 10 dk.

20140128-030708.jpg

“Devrim televizyonlarda yayınlanmayacak.1” sözünün tam aksine, “devrim” şu son birkaç yıldır televizyonlarda yayınlanmaya devam ediyor. Dizi formatında.

Alacakaranlık kuşağında iki dizi birden:
Black Sails ve Sherlock

Apokaliptik ve post-apokaliptik senaryoların modern zamanlarda ve mümkünse gelecek zamanda geçen hikâyeler kadar, belki onlardan daha fazla eskiçağ mitleri üzerinden işletilmesi… Belli ki kıyamet çoktan koptu ama hiç kimsenin haberi yok.

30 yıldan fazla bir zamandır armatör seyirciyim, devrimin ve devrimciliğin bu kadar yoğun temaşa edildiği başka bir dönem hatırlamıyorum. Eskiden ne güzel mutlu aile dizilerimiz vardı, komple aşklı-meşkli. Soğuk savaş dizileri ya da… Uzaylarımız, uzaylılarımız… Şimdilerde ise Rome’undan Spartacus’üne, karşı devrimciymiş gibi başlayan House of Card’ından, karşı devrimci değilmiş gibi başlayan Person of Interest’ine, kimilerinde “hepsi anarşist bunların!” kılıklı birkaç kahraman, zayıfı güçlüye, halkları devlete karşı örgütleyip duruyor, bileyliyor, kışkırtıyor mütemadiyen. Revolution gibi oksimoronları saymıyorum bile… Hayır, Two and a Half Men neyimize yetmiyor!

Black Mirror ve kamusal tefsir manzumelerinin müphemiyeti?..

O değil de, Game of Thrones Nisan’da başlıyormuş!

1. Black Sail: Medeniyet geliyor, kaçın!

İki önceki “dizi” konu başlıklı bir yazımda, bu medeniyet dediğin bir dişi kalmış bilmemne meselesini alıntılamıştım ki, Black Sails’de de karşıma çıktı.

“Anarşist bunlar!” karşıtı makbul vatandaşın ve kül yutmayan halkını “terörist” ilan eden muktedirin yapmak istediği şeyle, çanak antenlere yeni düşen “Hostis humani generis” kavramı arasında bir fark var mı?

Görmemek imkânsız, Chomsky’nin kulakları çınlasın. Ancak, bu tırnak içinde “devrimli” dizilerin —varsa subliminal mesajlarının— etkisi her ne olursa olsun, tabii ki sen bakarsın başka bir şey görürsün, ben bakarım başka bir şey görürüm ve algıda bilmemne diye bir şey var! Benimkisi biraz da mesleki dezenformasyon… Deformasyon.

Kâfi dozda alınırsa güzel kafa yapan bir şüphecilik’le olağan şüphelilercilik’i birbirine karıştırmamak lazım elbette ve aksinin sinsi bir sinizmi besleyen ana damar olduğunu da unutmadan. Yoksa ideal olanı bilmezden gelirmiş gibi, o idealleri gerçekleşmesi mümkün değil döngüsünden çekip çıkarmak ideali uğruna telef olanları küçümsemek isteyen zevzeklerden bir farkımız kalır mıydı…

Hiçbirinde bir acayiplik yok. Değil mi ki hepsi birbirinden güzel; patolojik olan, olan bitenler karşısındaki benim gibilerin yanlış anlamalara müstehak pozisyonu: “Medya alanı üzerindeki burjuva tahakkümünün sıkılaştığına dair çıplak gözle görülebilen sinyaller…2” gibi cümleleri duyar duymaz başka hülyalara dalmaklar falan…

İşte bu dizilerin son örneğinin,3 Black Sails’in ilk bölümü geçen gece yayınlandı. Başka bir korsan anlaşılma olmasın diye tüm dünya ile aynı anda. İlk bölümünün sürüklerken eğlendiren altyazılarından birkaç satır:

Gossip mevzusu

Medeni Kaptan Hume: Bir şey soracağım, Bay Guthrie. Buralarda dedikodu yapılır mı?
Korsanlara yardım ve yataklık eden Bay Guthrie: Dedikodu mu?
Medeni Kaptan Hume: Bu kadar ücra bir yerde var olup olamayacağını hep merak etmişimdir.
Medeniyeti bir arada tutan şey dedikodudur.
Utancı pekiştirir…

ve utanç olmadan, dünya çok tehlikeli bir yer olur.

20140128-030752.jpg

Think carefully!

Korsan Kaptan Flint: İyi düşün.
Bay Singleton olacakları atlatmanızı sağlayamaz.
Sıradan Lostromo Billy Bones: Peki neymiş o?
Korsan Kaptan Flint: Bir savaş yaklaşıyor, Billy.
Sıradan Lostromo Billy Bones: Bir gemi savaş demek değildir.
Korsan Kaptan Flint: Yaklaşan bir tek gemi değil. Scarborough’nun kaptanı Hume’u duymadın mı?
Bir kral bize korsan dediğinde, niyeti bizi düşman ilan etmek değildir.
Bizi suçlu ilan etmek değildir. Niyeti bizi canavarlaştırmaktır.
Çünkü vergisini ödeyen, inanç sahibi tebaasının mallarına el koyup kimseden korkmayan adamlara anlam vermesinin tek yolu budur.
Savaş yaklaşıyor dediğimde, Scarborough’yu kastetmedim. Kral George veya İngiltere’yle savaşacağımızı kastetmedim.
Medeniyet geliyor… ve kökümüzü kazımak istiyor.
Hayatta kalmak istiyorsak, kendi kralımızın altında birleşmeliyiz.
Sıradan Lostromo Billy Bones: Burada kralımız yok.
Korsan Kaptan Flint: Kralınız benim.

20140128-030730.jpg

Ve bölüm sonunda Kaptan Flint diyordu ki:

“Friends… brothers… (…) Now with this page securely in our possession, we can begin our hunt and we will succeed. No matter the cost. No matter the struggle. I will see that prize is yours. I’m not just gonna make you rich. I’m not just gonna make you strong. I’m gonna make you the princes of the New World!”

Olur tabii. Niye olmasın.

Neyse, biz korsanlarımıza Nassau’daki komün hayatı partilemelerinde esenlikler ve dahi yerli korsanlarımıza yüksek rakımlı başarılar dileyip yazımızdaki ikinci diziye, Sherlock’a ışınlanalım.

2. Sherlock: Yazarını aşan kahraman

Yazarını aşan kahraman demek, bir yazarın kurguladığı ancak sanal gerçekliğine rağmen kazandığı ün sayesinde kendisinden daha muteber hale gelen bir karaktere yer vermediği hikâyelerinin okunmaması demek — Wikipedia’ya yazdıklarından4 ben bunu anladım.

“19. yüzyıl Avrupası’na dair birçok özelliği bünyesinde barındıran”, “Bilimsel ve rasyonel yaklaşımı, Sanayi Devrimi gibi olayların da dayandığı temellere bağlı olan” Sherlock Holmes imgesinin gündemdeki konularla kurduğu bağlar olmadan bu kadar başarıyla yeniden üretilmesi mümkün olmayabilirdi. Aynı imgeye Robert Downey Jr. ile Jude Law’lı filmlerin ve House MD’nin katkıları da büyüktür, benzeri yaklaşımlarla.

“Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.”
Sir Arthur Conan Doyle, AKA Sherlock Holmes

Kahraman ölürse film biter mantığının kullanımı usulünü düzenleyen kanun hükmündeki kararname burada da işliyor aynen… Hele ki o kahramanı aynı zamanda her kötülüğe karşı koyabilecek yeteneklere sahip bir Deus ex machina şeklinde tasarlamışsan. Ölüyü diriltmek dahil her istediğini yapabilirsin, seyirciyi daha aptal yerine koymadan.

Öldüğü halde yeniden ortaya çıkması “olayının” mantıksızlığını birbirinden farklı senaryolarla belirsizleştirip değersizleştirerek seyirciye unutturmak… Galiba “seyirci şimdi yer mi?” sorusunun yanıtı böyle bir hinlikti. Yoksa Sherlock’u yeniden dirilten Sir Arthur Conan Doyle’un aynı durumda yaptığı şey, kahramanının ölümüne gösterilen okur tepkisi gibi gayet masum bir nedene dayanıyormuştu.

Görünürde farklı ama başvurulan klişeler anlamında benzer motifler içeren bu dizilerin ortak özelliklerinden biri de konuya ve olay örgüsüne doğrudan bir katkı sunmayan, sırf “cinfikir olsun, bizim olsun” diye konmuş, seyircinin bir kez izlemekle yakalaması mümkün olmayan esprilerle dolu, —hikâyeden daha çok karaktere yarayan— kimi zaman gerçeküstü diyalogları… Reklam kuşağında da izliyoruz taklitlerini.5 Topu ince gören göndermeleri ardı ardına sıralayarak nefes kesen tempolarıyla akla manevra alanı bırakmayan, ancak bütün olarak yutulabilen diziler…

Bu diyalogların Sherlock gibi kendisinden beklenen kahramanlar kadar hiç umulmadık yan karakterlerce dile getirilmesi de nazar boncukları olsun, kimin umurunda! Kendini onların yerine koy. Sen olsan ne yapardın?

Aslında Sherlock’un son sezon birinci bölümünü koskocaman bir ürün yerleştirmesi gibi görmek de mümkün. Traş mevzusu… Bir-bir buçuk saniyeliğine ürün de görüldü ve mutlaka beğenildi.

How do you prefer your doctors?<a id=’ffn6 href=’#fn6′ class=’footnote’>6

Kahramanımızın ayaküstü, aralarında “secret tattoo detected!” buluşunun da bulunduğu “yalancı”, “kedisever” gibi seyircileri bir dizi düşünce balonuna7 gark eden bir kadının, —bu vesileyle Watson’ın gerçek hayattaki hayat arkadaşının da o olduğunu öğrendiğimiz— Mary’nin, Sherlock’u “human nature” hakkında hiçbir şey bilmediği fikriyle sınaması ne anlama geliyordu, orasını pek anlamadım yalnız…

Ve acaba “Disillusioned Lib Dem” ne demekti?8

20140128-030820.jpg

Aile medeniyettir!

Tüm o tümevarımlı (Inductive Reasoning) akıl yürütmelerin, hiçbir durumu derinlemesine irdelemeye zaman tanımadan bir bakışta anlamaların biz seyircilere verdiği garip hazdan başka ne getirisi olabilir, götürüleri nelerdir?

Benedict Cumberbatch rolündeki Sherlock’la Watson’ın (Martin Freeman) yeniden kavuşma ve yengemiz olur Mary Morstan’la (Amanda Abbington) tanışma sahnelerindeki, tartışmalarının seyrine göre kalibresi düşmesi gerekiyor şeklinde planlanmış restoran mekanlarıyla “kast” edilen neydi sahi? Camekânı arapça yazılarla bezenmiş dönercide nihayet bulan sahneler… Arap, Türk, Kürt veya Grek… Elin İngiliz’i için fark eder mi?

Ve başka başka şeyler…

Oldukça açık ama kendi kendine dile gelmeyen meşajlar:

Guy… (Guy Fawkes… Çocukların Watson’dan para isterken bebek arabasına koyup yürüttükleri kuklanın ismi.) (Sherlock)

İkinci kez “Guy Fawkes…” Watson’un parkta yakılmak üzere olduğu sahnenin tepesine dikilmiş kuklayı gören çocuk söyler. (Sherlock)

Guy Fawkes maskeli “Anonymous” kötücüldür ve iyi insanların işini yapmasını engeller. (Person of Interest)

Gerçekte de var olan bir televizyon haberinde duyulan “Orwelvari tedbir…” tabiri. (Sherlock)

Dizinin entelektüel havasını destekleyen “Lazarus” gibi simge isimler… (Sherlock)

“Komplo teorileri, gerçeklerle bağ kurulabilse dahi sadece naiftir ve naiflik acınasıdır.” (Sherlock/Komplo teorisyeni rolündeki fan kulübü yöneticisinin durumu)

“Bilgisayar işiyle uğraşanlar, göründüklerinin aksine dünyayı daha iyi bir yer haline getirmekten acizdirler, çünkü yeri geldiğinde cinayet gibi vakalara doğrudan müdahale edemezler.”, “Aslolan, kaba da olsa iyiye hizmet eden güçtür.” (Person of Interest/Mr. Reeves)

“Bana kimse ‘Go and fuck yourself, cunt! (sen git de kendi kendini becer, amcık!)’ diyemez ama parası çoksa o başka… Zevk duyarım.” (Black Sails/Eleanor Guthrie)

Yok, daha neler!

Popüler kültürün tüm bu beyin tecavüzleri oyunun kendi kendine doğurduğu gündeme yamanma ve kendi lehine kullanma taktikleri olabilir mi? Bilmiyorum. Devlet dersinde katledilenlerimizi yılda bir kez anmaya devam ederken, hey hayat, belki de sadece tadını çıkarmak lazımdır.9

  1. The Revolution Will Not Be Televised. Anlam ayrımı için ayrıca bkz.: The Revolution bla bla bla… ↩︎
  2. Yerinde ağır bir Emrah Göker cümlesidir ve afili bir cümle olmasının haricinde bu konuyla hiçbir ilgisi yoktur. ↩︎
  3. Senaryosunda eşitlik ve paradan bu kadar çok bahseden başka bir dizi izlememiş olabilirsiniz. ↩︎
  4. Sherlock Holmes, Wikipedia ↩︎
  5. Örnekse, “Lütfen benim sorum senin cevabından daha saçmaymış gibi davranma.” cümlesinden ibaret bir Yılmaz Erdoğan reklamı. (Şu anda ben de kendi kendimle yazışıyorum ama aynı soruyu yeşil perde önündeki hayali rol arkadaşına değil de Richard Dawkins abimize sorsaydı Erdoğan, şu yanıtı alırdı muhtemelen: “Bir soruyu dile getirmenin mümkün olması, soruyu dile getirmeyi meşru ya da mantıklı yapmaz.” “Hele hele bu bir reklamsa…” diye de ekleyen birileri çıkabilir hatta, reklamcı abilere sorarsak.) ↩︎
  6. “Sherlock: I prefer my doctors clean shaved.” Ayrıca bkz.: Black Sails’deki Black Beard (Kara Sakal) analojisi. ↩︎
  7. Sherlock Holmes karakterinin alamet-i farikası, bir bakışta karakter tahlili… Anahtar kelimeler: “Cat lover”, “Clever”, “Liar”, “Bakes own bread”, “Size 12”, “Disillusioned Lib Dem”, “Only child” (tek çocuk özgüveni mi şımarıklığı mı?), “Shortsighted”, “Linguist” (Bu süper!), “Guardian” (okuru…), “Part time”, “Nurse”, “Romantic”, “Secret tattoo” (kesin vardır?), “Appendix scar…” ↩︎
  8. Britanyalı liberal demokrat seçmen nüfusundan hayalkırıklığı ülkesine sürülenler. Oy verdiği partiden memnun olmayan, kararsız seçmen. Anketörlü telefon Türkçesiyle: “Endişeli modern”. ↩︎
  9. Neyse ki hayat her yıla bir Rio denk düşen televizyon haberlerinden ibaret. Maksat, karnaval olsun. ↩︎
Kategori: dizi, yazı