Galeano

Ali Riza Esin, 19 Aralık 2010 — 6 dk.

Beğendiğim kitaplardan alıntılar yapmaya devam ediyorum; Aynalar isimli (Espejos-Una Historia Casi Universal, Türkçesi: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık) bir Eduardo Galeano kitabı bu…

Ancak bu defa alıntıladığım şeyleri başlığıyla, metniyle olduğu gibi (veya eksiğiyle?) vermek yerine, farklı yazılardan farklı paragrafları harmanlayarak dizmeyi tercih ettim. Yazıların kurgusunu değiştirirsem nasıl olur diye merak ettim çünkü –okuduktan sonra akılda kalan şeyleri parça parça anımsamak gibi bir tadı olsun istedim aslında. Diğer her şey kelimesi kelimesine aynı.

Daha iyisi, kitabından kendiniz okumanız tabii; oldukları gibi.

Aynalar kitabından…

Rus doktor İvan Pavlov şartlı refleksleri keşfetti.

Kurşun katkılı benzin Birleşik Devletler’de icat edildi ve reklam bombardımanıyla birlikte bütün dünyaya Birleşik Devletler tarafından dayatıldı. 1986’da, bu ülkenin hükümeti onu nihayet yasaklamaya karar verdiğinde, o güne kadar gezegen üzerinde zehirlenmeye maruz kalan kurbanların sayısını hesaplamak imkânsızdı. Şurası bir gerçek ki, kurşunlu benzinin yılda beş bin Birleşik Devletler vatandaşını öldürdüğü ve altmış yıl boyunca milyonlarca çocuğun sinir sistemine ve akıl düzeyine zarar verdiği herkesçe biliniyordu.

Yazar Fatma Mernissi, Paris müzelerinde, Henri Matisse tarafından yapılmış Türk odalıkların tablolarını gördü.

Ve sansürden nefret etti.

Faşist iktidar yıkılınca, Pound tutsak düştü. Kendi ülkesi olan Birleşik Devletler’in askerleri, insanlar bozuk para atıp tükürebilsinler diye, onu açık havada duran, dikenli tellerden yapılmış bir kafese kapattılar. Daha sonra da akıl hastanesine gönderdiler.

Bu durumun baş suçluları General Motors’un üst düzey yöneticileri Charles Kettering ve Alfred Sloan’dı. Ancak bu beyler tarihe hayırsever insanlar olarak geçtiler, çünkü büyük bir hastane yaptırdılar.

Bugün Van Gogh, ona yemek vermeyecek restoranların duvarlarını, onu akıl hastanesine kapatacak doktorların muayenehanelerini ve onu hapse tıktıracak avukatların yazıhanelerini süslüyor.

Edvard Munch gökyüzünün çığlık attığını işitti.

Galileo Galilei, yüksekçe bir yerden aşağıya doğru kayalar ve kayacıklar, toplar ve topçuklar atarak, nesnelerin ağırlıkları farklı olsa da, süratlerinin aynı olacağını kanıtladı. Aristoteles bu konuda yanılmıştı ve on dokuz asır boyunca bunu hiç kimse fark etmemişti.

Vivaldi’nin müziği iki asır boyunca sessiz kaldı.

Zil çalar, köpek yemeğini alır, köpek salya salgılar; saatler sonra zil çalar, köpek yemeğini alır, köpek salya salgılar; ertesi gün, zil çalar, köpek yemeğini alır, köpek salya salgılar; ve eylem bu şekilde yinelenir, saat saat, günbegün; ta ki bir an gelir, zil çalar, köpek yemeğini almaz, salya salgılar.

Dört amcası ve bir erkek kardeşi sanat eseri ticaretiyle uğraşıyordu, ama o hayatı boyunca sadece bir tablo satmayı başardı. Beğendiğinden ya da acıdığından ötürü bir arkadaşının kız kardeşi, Arles’te yapılmış Kırmızı Üzüm Bağı adlı yağlıboya tabloyu dört yüz frank ödeyerek satın aldı.

Fatma tabloların tarihlerine baktı, karşılaştırdı, kanıtladı: Matisse’in onları böyle resmettiği dönemde, yani yirmili ve otuzlu yıllarda, Türk kadınları vatandaşlık haklarına sahiptiler: Üniversiteye ve parlamentoya giriyor, boşanabiliyor ve peçeyi söküp atıyorlardı.

Çok etkileyici saçları olan iki adam, Antonio Vivaldi ve Ezra Pound, bu dünyadan geçtiklerini gösteren adımları geride derin izler bıraktı. Eğer Vivaldi’nin müziği ve Pound’un şiiri olmasaydı, bu dünya bugünkünden çok daha az yaşanmaya değer olurdu.

Gökyüzü çığlık attığında, alacakaranlık başlayalı bayağı olmuştu ama güneş ufuktan yükselen ateş dillerinde hâlâ direniyordu.

Diğer bir meraklı, Johannes Kepler, gün boyunca güneş ışığını takip eden bitkilerin dairesel olarak dönmediklerini fark etti. Bir şeyin etrafında dönen her nesnenin izlediği en mükemmel yol daire değil miydi acaba? Bu durumda Evren Tanrı’nın mükemmel eseri değil miydi?

Eserlerini birbiri ardına coşkun bir ritimle besteler ve piyano başındaki özgürlük maceralarının doğaçlaması için yer kalsın diye partisyonların arasında çıplak satırlar bırakırdı.

Onlar harem kadınlarıydı; cinsel zevk verici, duygusuz, itaatkâr.

Yirmili yılların sonlarında bir reklam şu haberi davul çalarak duyurdu: Siz uçabilirsiniz! Kurşunlu benzinle daha süratli gidilebiliyordu ve hayatta diğerlerinden daha hızlı gidenler kazanıyordu. Afişlerde kaplumbağa hızında giden bir arabanın içindeki utanç duyan çocuk görülüyordu: Hadi baba, herkes seni geçiyor!

“Bu dünya mükemmel değil, mükemmellikle alakası yok.” diyen Kepler neticede şu sonuca ulaşıyordu: O halde izlediği yollar niye mükemmel olsun ki?

Sansür kurulu Şair Friedrich von Schiller’in “Özgürlüğe Övgü” adlı eserinin adını Sevince Övgü olarak değiştirdi. Beethoven onu alıp Dokuzuncu Senfoni ’nin içine yerleştirdi.

Munch bu çığlığın resmini yaptı.

Kadınlar hapishanesi olan harem Türkiye’de yasaklanmıştı, ama Avrupalının hayal gücünde varlığını sürdürüyordu. Gündüzleri tekeşli geceleri rüyalarındaysa çokeşli olan erdemli beyefendilerin, aptal ve dilsiz dişilerin zindancı erkeğe zevk vermekten çok mutlu oldukları bu egzotik cennete serbest giriş kartları vardı. Çok sıradan bir bürokrat gözlerini kapar kapamaz, göbek dansı yaparken sahibi ve efendisiyle bir gece geçirebilmek için ona yalvaran bir sürü çıplak kadının okşadığı kudretli bir halifeye dönüşüyordu.

Bir asırdan fazla bir süre sonra resimleri, yaşarken hiç okumadığı gazetelerin finans sayfalarında haber oluyor, asla adımını atmadığı sanat galerilerinde en yüksek fiyattan değer biçiliyor, onun varlığını görmezden gelmiş müzelerde en görülen eserler oluyor ve ona başka bir işle ilgilenmesini tavsiye eden akademilerde en büyük hayranlığı uyandırıyor.

Çocukluğunda bir tutsak hayatı yaşadı ve özgürlüğe sanki bir dinmiş gibi inandı.

Fatma bir haremde doğmuş ve orada büyümüştü.

Pound onu bulup çıkardı. Şair, İtalya’dan yayınlanan ve İngilizce dilinde faşist propaganda yaptığı radyo programını dünyanın çoktan unuttuğu o seslerle açıyor ve kapatıyordu.

İşte bu yüzden üçüncü senfonisini Napolyon’a ithaf etti ve sonra da ithaf notunu sildi, insanların ne diyeceğine bakmadan müzik yaptı, prenslerle dalga geçti, bütün herkesle sürekli bir uyumsuzluk içinde yaşadı, yalnız ve yoksul bir yaşam sürdü, yetmiş defadan fazla ev taşımak zorunda kaldı.

Bütün dünyası müzik olan adam, sanki ölüme karşı koşarmış gibi, sanki ölümün onu almak için fazla beklemeyeceğini bilirmiş gibi, bütün gün, bütün gece ve gündüzle gecenin ötesinde de müzik yaratıyordu.

Eserin icrası sona ermişti ve o hâlâ salondakilere sırtı dönük olarak duruyordu. Ne zaman ki biri gelip onu salona döndürdü, ancak o zaman duyamadığı alkışları görebildi.

Bugün tablosunu gören herkes kulaklarını tıkıyor.

Saatler sonra, günler sonra, zil çalınca, köpek boş tabağın önünde salya salgılamaya devam eder.

 

Eduardo Galeano
Aynalar

(Gelişigüzel sıralı: “Van Gogh”, “Beethoven”, “Vivaldi’nin dirilişi”, “O çığlık”, “Marketing”, “Mozart”, “Harem geceleri”, “Tehlikeli bir zaaf: Sorgulama”, “Reklamın ortaya çıkışı” başlıklı yazılardan.)

Kategori: exlibris, yazı