“Kırkından fazla yaşamak ayıptır”

Ali Riza Esin, 5 Mayıs 2013 — 5 dk.

Jürgen Habermas’ın ‘İdeoloji’ olarak teknik ve bilim’ini (Çev. Mustafa Tüzel, YKY) çalışıyorum şu sıralarda. Okuyorum… Buraya Ahmet İnam’ın Teknoloji benim neyim oluyor’undan gelmiştim — oradaki bir göndermeyi kendime basamak bilerek.

Bunu kendilerine bir türlü veda edemediğimden üzerine titremeye devam ettiğim şeylerden birinin altını doldurmak için yapıyorum. Bu bana kendimi daha iyi hissettiriyor; çalıştığım şeyler adına. Buradaki “kendimi daha iyi hissettiriyor”un iki ayrı anlamı var ve her ikisi de geçerli.

Bu yazıya da, yukarıda bahsettiğim kitapta beğendiğim neredeyse her şeyin altını çizme ihtiyacı duymam ve bunun saçmalığını farkedince (bir boyama kitabı değil tabii ki) hiçbirinin altını çizmemeye karar vermem nedeniyle geldim. Bu durum bana ilginç geldi diyeyim… Yapılacak en akıllıca şey, kitabı komple, elimi attığımda bulabileceğim bir yerde tutmak herhalde — bir süreliğine de olsa.

Bu okuma deneyimimle bir kere daha idrak ettiğim iki durum var, ayrıca:

Birincisi:
Tecrübeyle sabittir, sana yabancı gelen sözcük ve kavramlar içeren (ayrıca bunlar bakımından da zengin) bir kitap okuyorsan, okumuyorsundur, okumaya çalışıyorsundur sadece ve bundan kurtulmak da o öğrenmekte geç kaldığını ancak farkettiğin şeyleri öğrenmeye koyulmakla mümkün olabiliyor; geç de olsa. Bu okumadan önce çalışmakla, okumadan önce başka şeyler okumakla aynı anlama geliyor ve kendi kendine, sana özel notlar, hatta kitaba özel sözlükler üretmeye kadar yolu var. Okumak değil işte, “okumaya çalışmak”… Kısaltalım: “Çalışmak”.

“N’apıyorsun?” “Çalışıyorum.” “Hımm, anladım…”

Peki bunu niye yapar ki insan? Cevabı basit: Okumak istiyorsun da ondan. Öyle kavramlar da var ki, belki de bir “Bunun Türkçe karşılığı nasıl olmaz lan!” gayretkeşliğiyle çevirmeni tarafından kitaba özgü türetilmiş1, “Arı Türkçe” tabir edilen, bazı bazı (bana) güzel de gelebilen sözcüklerle ifade edilebiliyor ancak. Ama daha o kavramları yeni yeni kavramaya çalışırken, haydiii, bir de “şu sözcüğün anlattığı şeyi sindireyim de önce bir… —artı— bunu da kelime dağarcığıma eklemem lazım” demek durumunda kalabiliyorsun. Bir felsefe “okuru” olarak bendeniz, yazarına, fikir/tez sahibine özgü kavramların, (artı) Türkçe’nin karşılamakta yetersiz kaldığı yabancı kelimelerin tercihen dipnot şeklinde açıklanarak olduğu gibi kullanılmasını daha çok seviyorum galiba. Bunun, kitapların hazırlık aşamasıyla ilişkili olduğu kadar kitap üretim süreçleriyle de ilişkili bir durum olduğunu biliyorum ve fakat, bununla birlikte, çevirmenlik ve editörlük en az yazarlık kadar, hatta bazı örnekleriyle ondan daha değerli yetenekler gerektiriyor hakikaten. Bu da var hayatta.

Aksi halde, yabancısına —bana— daha da yabancı gelebilen sözcüklerle kurulmuş uzun cümleleri ve o cümleleri anlamazdan önce daha da anlamsız gelebilen sonraki cümleleri anlamak bir işkence halini alabiliyor.

Böyle durumlarda:

A) Panikledin, (eşittir) kitabı kaldırıp bir yere koydun. Bir daha eline almayacağın bir yere mümkünse…

B) Okumak istedin, (eşittir) öncelikle bilmediğin başka şeyleri öğreneceksin. Böyle böyle… Başka yolu yok bunun.

Paniklemek de hâlâ anlamadığım kelimelerden, misal.

Bulaştıktan sonra bir kere, güzelliklerinden biri de bu değil mi zaten, (felsefe) okumanın…

Sahne değişir.

Yeraltından Notlar’ındaki kahramanına “Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlâksızlıktır.” dedirtir Dostoyevski.2

Kitaba yazdığı önsözde, Orhan Pamuk’un bir ifadesi var. Belki çoğu okur gibi benim de benimsediğim bir hâli çok net ortaya koyan bir cümle bu:

“On sekiz yaşımda, İstanbul’da benim yaşadığım, hissettiğim, bildiğimi bilmeden bildiğim pek çok şeyi açıkça dillendirdiği için, benim için önemliydi Yeraltından Notlar.”

Bu güzel… “Kırkından fazla yaşamak ayıptır.” cümlesi ise Orhan Pamuk’un aynı yazısında geçiyor. O kendine göre kısaltmış işte ve yanlış da değil. Başlığımın yazıyla ilgisi sadece budur.

İkincisi:
Yukarıda ilgi kurduğum ilk cümleyle şöyle bir derdim var:3

Sadece anlamayı değil, bir kendinden bilmeyi, bir kendiliğinden anlamayı, satırlarında hasbelkader rastladığı tanıdık şeyleri başkalarıyla da paylaştığını keşfetmeyi, bir “adını koymuş olmak” rahatlamasını çağırıp durması bir kitabın… Keyifli de tabii ama aynı zamanda acayip bir gürültü değil mi bu? Gürültü dediğim, bunun insanın bildiğini zannettiği (belki sadece öyle öğrendiği?) bazı şeylerle ilgi kurabilen bir tatmin hissi doğurmasından kaynaklanan parazitler… frekans kaymaları… Her durumda kendini onaylaya onaylaya gitmesi insanın… Bu şekilde, bir şey anlaşılmaz ki! Kendini okumaya devam etmiş olursun sadece. Kendi kendini tekrara… Değil ki, öğrenesin…

Sessiz-sesli (iç sesli ama dış seslerden daha yorucu) düşünmek, bir biçimde… Sessiz-sesli düşünmek, aynen konuşurken olduğu gibi, okurken de zarar verebiliyor insana: hem okuduğu şeyi anlamasını güçleştiriyor hem de —ve daha tehlikelisi— anlatmaya çalışılan şeyi sadece “istediği gibi anlamasını” sağlıyor. Yanlış sonuçlara varmasını…

E, n’oldu kitap?

Yanımda taşıyorum mecburen. Hem daha bitmedi, hem de altını çizmeden geçtiğim cümlelerin hatırı var.

Çalışıyorsun, geçiyor.

  1. Uyduruyorum şimdi — başka yerde geçiyorsa henüz karşılaşma şansına erişmediğimden ya da onca okumaya rağmen (biter mi!), söz konusu alanla ilgili acemiliğimden. ↩︎
  2. İletişim Yayınları, Çeviren Mehmet Özgül. Aynı ifade Can Yayınları baskısında (Çev. Ergin Altay) “Aslında, kırk yıldan fazla yaşamak yakışık da almaz, basitliktir, ahlaksızlıktır!” diye geçer. ↩︎
  3. Cümlenin kendisiyle değil; anlattığı şeyle ve kendi kendimle. ↩︎
Kategori: exlibris, yazı