Asansör müzikleri

Ali Riza Esin, 29 Ocak 2011 — 9 dk.

Asansör müziği de ne ola ki? Adı üstünde işte… Asansörlerde çalan müzik.

Peki neler çalıyor asansörlerde? Çoğunlukla otel asansörlerinden gelme bir kulak dolgunluğuyla yanıt verilebiliyor buna. Asansör müzikleri işte! Hani, telefon bekletme müzikleri olarak da kullanılan müzikler var ya, onlar.

“Asansör müzikleri” konusu, Cengiz Semercioğlu’na, Ertuğrul Özkök’e veya medya farelerine bırakılmayacak kadar eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar da geniş bir konu aslında ve ekşi sözlükte kanayan yaralardan biri bence. Hoş, ben de öyle iddia ettiğim kadar geniş ele almayı düşünmüyorum konuyu; bu daha da uzar gider çünkü.

Barok müzik, klasik müzik, caz, new age (akustik veya elektronik), bazı bazı elektronik müzikler gibisinden müzik türleri, —Progressive Rock ve Symphonic Rock türleri de dahil edilebilir bunlara hatta ve başkaları— kimi bünyelerin kafasının basabileceği, kulaklarına (daha doğrusu bir şeyi bildikleri başka bir şeye yapıştırmadan işlemesi mümkün olmayan algılarına) kolay gelen, kolay kolay hazmedilebilecek müzikler değillerdir. Hele bir de “yabancı müzik” deyimi var ki, akıllara ziyan bir tanımlamadır; söz konusu olan müzikse ama bir tek müzikse… “Hazmetmesi zor”dan, besteleyenlerinin, icra edenlerinin, kulaklarımıza kastetmiş olabilecekleri haliyle dinleyip dinlemediğimiz anlaşılmalı, yoksa müzikten konuşuyoruz… Müzik dediğimiz şeyle “zor”u yan yana koymak bu kadar kolay değil.

Yukarıda saydığım müzik türleri içinde ünlenmiş olanların tanınırlıkları ve kulak aşinalıkları, daha önce bir yerlerde duyulmuşlukları, hem satılmalarını hem de anlaşılmalarını kolaylaştırıcı bir unsur. Kısık sesle çalınabilen zararsız arkaplan müzikleri, nötr ve sürpriz olmayan şeyler, bilinen şeyler… “Asansör Müziği” denilen şeyden bunu anlıyorum ben.

“Cover” tabir edilen müzikleri ayrı tutarak söylüyorum. Her dönemin bir “Sound”ı var ve yeni dönem ses renklerine ve teknolojilerine göre yeniden düzenlenen, “Cover”lanan parçalar daha kolay tüketilebiliyor. Bunlar güzel şeyler; yeter ki aslına gölge etmesinler veya bizi asıllarını inkâr etmek gibi bir cehalet fetişine sürüklememiş olsunlar. Yenisini aslından daha çok beğenmek başka şey.

Beğenilmeyen müziklere de asansör müziği denildiği olur; hatta bir müzik türünü ifade etmekten çok bu mecazi anlamıyla kullanılışı daha yaygındır.

Kendi tanımımı yapmam gerekirse; “Asansörden asansöre rastlaşan ve dışarı çıktıklarında yolculukları boyunca akıllarına düşebilen korkular veya fantaziler dışında birbirlerine işi düşmeyecek insanlarla, bunlarla hiç ilgisi olmayan ve tek derdi girdiği kabinden bir an önce çıkmak olanlar ile o anda nerede olduğu hakkında hiçbir fikri bulunmayan dalgınlara film müziği olma görevini üstlenmiş kısa yol fon müziklerine Asansör Müziği denir.” diyebilirim uzattıkça uzatarak ama şu müzikler asansör müziğidir şeklinde genel bir yargıda bulunmak doğru olmaz sanırım. Benim de bunu yaptığım anlaşılmasın isterim bu yazıyla; ben sadece bazı örnekler vermekle yetineceğim.

Kaç asansörde kaç müzik dinlemişsek tümünün ortalamasından yola çıkarak tüme varmak faydalı mıdır bilmiyorum ama kendime özel bir asansörüm olsaydı mesela, orada kastedilen müzikler çalmazdı kesinlikle; bundan eminim. Herkesin “Asansör Müziği” kendine yani… Asansör müziği bu de(y)il!

Neyse, ben asıl söylemek istediğimden uzaklaştırmış olmayayım konuyu… Hazmedilmesi kolay olmayan müzikler, hazmedilmesi daha kolay lokmalar haline dönüştürülebiliyorlar ve biz buna “Hafif müzik” diyoruz; TRT’nin öğrettiği gibi aynen. Bunu bize öyle öğretenler de “Easy Listening”den çevirmişler terimi. Karşısına geçip dinlenmesi beklenmeyen müziğe “Easy Listening” demiş yani birileri ve çok da iyi etmişler; çünkü kolay hazmetmeyi anlatıyor doğrudan.

Easy Listening türü, başka başka türlere ait müzik eserlerine bir şemsiye görevi de görüyor aynı zamanda. Müzik türleri arasındaki geçişkenlikler, kendi akışına bırakıldığında oldukça doğalken, işin içine müzik prodüktörlüğü ve onların var olma nedenleri girince, hadiselerin akışı değişebiliyor; bu da oldukça doğal ama birilerinin götünden çıkma olmasına rağmen yapay bir doğallık olduğunu da kabul etmek gerek.

Bugün asansör müziği diye genellediğimiz müzikler, çoğunlukla klasik müzik eserlerinin yeniden aranje edilmişlerinden veya onlara benzeyenlerden mürekkep. Bu 70’lerde başlamış ve 80’lerde popülarite kazanmış bir akım. En büyük destekçileri moda sektörü olmuştur; sahne sanatlarına öykünen moda gösterilerinin, defilelerin, bu tür müziklerin o dönemde ünlenmelerini kolaylaştırdığı söylenebilir. Çoğunlukla melodik ve dramatik yapıları sayesinde olmuştur bu ve film müzikleri de aynı nedenlerle çift yönlü çalışan bir albeniye sahiptir müzik tercihlerinde. Büyük orkestralarla çalınan bazı film müziklerini klasik müzik sananlar bile vardır günümüzde.

Paul Mauriat (Fransız, 2006 sonlarında öldü.) ve James Last (Alman, uzun yaşasın.) bu akımın ilk temsilcilerinden sayılabilirler. Enstrümanlarıyla anılan Richard Clayderman ve Nicolas De Angelis gibi sanatçıları saymıyorum, “büyük orkestra müziği” yapanları örnek vermek istiyorum.

Barok müzik dedik, moda dedik… Ya İtalya?

Asansör müziği şeklinde tanımlanan müziğin en ünlü temsilcilerinden biri Rondo Veneziano’dur. Klasik müziklerden çok barok müzik eserlerine eğilmişlerdir. Ünlü bestecilerin ünlü ünsüz parçalarının haricinde aynı tatta yeni besteler kazandırmışlıkları da vardır müzik dünyasına. Bunu kurucuları Reverberi’ye borçludurlar. Klasik eserleri popüler müzik tadında ve olabildiğince rock/pop müzik enstrümanlarıyla aranje edenlerden ikinci dalganın temsilcilerindendirler ve albümleri şimdi bile dünyanın her yerinde bulunur. Bunlar tam anlamıyla “piyasa” albümlerindendir ve sahiplerine bol sıfırlı paralar kazandırmışlardır.

Rondo Veneziano kişisi olan besteci, orkestra şefi, aranjör ve multi-enstrümentalist Gian Piero Reverberi, klasik müziğe en son klasik müzik denmesinden yarım asır kadar sonra doğmuş olmasına borçludur bugün çoğumuzun ismini bilmiyor olmasını.

Yıllar geçer, bu işte para olduğunu gören başka amcalar ve ablalar çıkar piyasaya. Şimdilerde “Bond” diye bir şey var mesela… Başka başka “grup” isimleri var.

Rondo Veneziano’nun çıkardığı milyonlar satan onlarca albümden sonra bile devirlerinin geçtiğini söylemek zor. O günlerden bugüne dünyanın her yerinde uzamaya devam ediyor binaların boyları ve asansörler vızır vızır işliyor bir yandan. Sonra sonra çıkan gruplardan biri olan Allegro Milano’nun Rondo Veneziano anısına “A Tribute to Rondo Veneziano” isminde bir albüm çıkardığını bile gördük mesela; onların anısına ama neyin hatırına olduğunu varın siz düşünün.

Asansör müziği denilince çoğumuzun anladığı ve kabul ettiği şeylerden bazı müzik örnekleri sunacağım yazımın en altında. Mozart’ın 40. senfonisinin ilk bölümü, ünlü “Molto allegro”su bu ve onun iki ayrı düzenlemesi –biri Paul Mauriat, diğeri Allegro Milano’dan. Bu parçaları asansör müziğine örnek veriyorum ama asansör müziği denilip geçilmesin sakın; hem çok severim, hem de çok başarılı ve önemli bulurum. Bundan müzik zevkimin ve tercihimin asansör müziklerinden ibaret olduğu sonucunu çıkabilirsiniz ama rahatlıkla. Ona karışmam.

Bir de “World Music” diye bir müzik türü var, bu bağlamda bahsi geçmezse olmaz. Onlarla daha çok karşılaşıyoruz uzunca bir süredir asansörlerde. Yüksek katlarla işi olanları “Easy Listening”le oyalamak zorlaştığından beri, daha havalı bir isim arayışının ürünüdür denilebilir “Dünya Müziği” için. Endüstriyel bir icattır, sanıldığı gibi kültürel değil.

Biritanyalılar ve Amerikanyalılar için müzik türleri kendi müzikleri ve başkalarının müzikleri diye ikiye ayrılıyor biliyorsunuz. Bir “Pop Music” diye bir kategorileri var, bir de “French Pop” var mesela. Fransızların ellerine geçirdikleri her fırsatta Fransızlıklarını vurgulama gayretkeşliklerini biraz da böylesi durumlara yoruyorum, kendilerinin dışında gelişen oldu-bittilere. Ama konu müzik olunca hepsi aynı bokun samanıdırlar. Avrupalı olmayan müziklere (Orta Doğu müzikleri, Hint müzikleri, Japon müzikleri vb.) “Dünya müziği” diyenler, bizim “Batı” dediğimiz coğrafyalarda yaşayan, oraların kafasını taşıyanlardır ve bizler de onlara uyar, aynen öyle kullanırız. Uzatmayalım, müzikte kültürel kodlamalara batılıların bakış açısıyla ilgili bir malumatı Wikipedia’daki “Appropriation (music)” başlığı altında bulabilirsiniz.

Buralara dönerek söylersek, şimdilerde yaptıkları müziği piyasa müziğinden ayırmak isteyen “bizim” müzisyenler, yapıtlarını örneğin “pop” veya “rock” müzik demek yerine “World Music” şeklinde etiketleyerek sürebiliyorlar piyasaya. Ancak bunu özenti olmak veya diğerlerinden ayrışmak istemekten çok, kendilerini dünya müzik piyasasına sunmanın bir şekli olarak görmek gerekiyor galiba. Öbür tarafta nasıl olsa “Turkish Pop” veya “Turkish Rock” demekten bile kaçınanları bulacaklar karşılarında.

Kapsamına dahil edilen müzikler çok daha eskidir elbette ama terim yenidir. “Dünya müziği” demekle folk müzik, geleneksel müzik kastedilmektedir ama niye folk müzik değil de dünya müziği? Çünkü dünya bir bu taraf, bir de karşı taraf olarak ikiye ayrılır ve kim hangi taraftaysa karşı taraftakine öyle bakar. Tıpkı bir kenti ikiye bölen ırmağın iki yakasındakilerin yaptığı gibi. Folk müzik, bizim tarafın geleneksel, kültürel geçmişine ait veya o tınılara dair müziktir, “World” müzik ise bizimkinden başka dünyalara ait ama aynı türe dahil müzikler olsa gerektir. Etnisiteleri icabı yaban müziği. Yabancı müzik ama olsun, onlar da insan bir yerde –motivasyon budur çoğunlukla. Anlasak da dinleriz, anlamasak da…

Aslında anlamak da gerekmiyor. Beğenmek için anlamak gerekmez yani. Edindiklerimizle, bildiklerimizle karşılaştırarak varabileceğimiz hiçbir yerin anlamışlıktan sayılmaması gerekiyor çünkü. O biraz bilmişliğin kapsama alanına giriyor.

Daha anlaşılmaz bir şekilde söyleyeyim, siz dilediğinizi anlayın:

Yabancıya yabancı dememek gerek, aslında yabancılayandır yabancı.

Kategori: müzik, yazı