Mepeüçlü bir müzik yazısı

Ali Riza Esin, 5 Temmuz 2010 — 5 dk.

Bu bir “müzik” yazısı olacaktı olmasına ama… Ama hazır yazmışken belki okuyanlara ilginç gelebilecek birkaç bilgi kırıntısıyla başlarsam konuya, yazıyı biraz daha uzatabileceğimi düşündüm; biraz daha zengin dursun, okuyanlar “Vay be!..” filan desinler; fena mı olur? Olmaz fena…

Bunu şimdiden bilemem. Ben yazacağımı yazayım, fena olmuş olmamışını da okuyanlar değerlendirsinler, hatta belki de yazının sonunu daha güzel bir şeye doğru bağlasınlar, yazıyı daha da uzatsınlar diye umuyorum…

Efenim, ilk müzisyen kişisi diyebileceğimiz o meçhul ve muhteşem insanın kendi kendisiyle (veya belki bir grup başka insanla birlikte) meşk ederken keşfedildiği zamanlarını es geçerek düşünecek olursak, –müziğin, müzisyenler ve onları dinleyebilen şanslı azınlık arasında gizli saklı kalan “canlı” bir mest hali olmaktan çıkmasının üzerinden bir hayli zaman geçtiği söylenebilir.

İlk ses kaydı 19. yüzyılın ortalarına, kayıtların dinlenebilmesini sağlayan cihazların seri üretimi ve “konserve edilmiş” müziğin uygun bir konserve açacağına sahip olanlarca dinlenebilir hale gelmesi ise 20. yüzyıl başlarına tarihleniyor.

Bugün plak, bant ve kaset diye basitçe sıralayıp geçiştirirken ‘Analog’ başlığı altında toplayabileceğimiz ses kayıt, kalıp ve dinleme teknolojileri, 20. yüzyılın sonlarına doğru ise ‘Dijital’ teknolojinin nimetlerinden faydalanır hale geldiler. Günümüzde herkes bilir ki Philips ve Sony’nin öncüsü oldukları Compact Disc (CD) ses depolama standardı, çok sayılmaz, 28 yıldır konserve edilmiş müziğe ses sahipliği yapmakta. Aslında CD’lerden daha önce, 70’li yıllarda analog plak boyutlarında ‘Laserdisc’ler ve ‘Laserdisc Player’lar çıkmıştı, ancak pek yaygınlaşmadılar.

İlk test CD’si kaydının Herbert von Karajan yönetimindeki Berlin Filarmoni orkestrası tarafından icra edilmiş, Richard Strauss’un “An Alpine Symphony” başlıklı eseri olduğunu okuyabiliyoruz araştırdığımızda. Dijital kayıt teknolojisinin CD ve Laserdisc’lerin çıkışından çok daha önce müzik endüstrisine girdiğini ve dijital kayıtların plaklarla kasetlerin ‘master’ları olarak kullanıldıklarını ise zaten biliyoruz.

Sesin sayısal bilgi halinde manyetik ve optik kayıt ortamları ve bilgisayarlarda depolanabilir hale gelişinden yine kısa bir süre sonra da, bugün artık çoğunlukla ‘Mepeüç’ (MP3) diyegeldiğimiz, –basit bir tanımlamayla, insan kulağının duymadığı öngörülen frekanslardaki sesleri süzen, farklı sıkıştırma algoritmalarıyla kaplayacağı veri alanı daraltılmış– sayısal dosya formatları suretinde arz-ı endam etmeye, kulaklarımızı şenlendirmeye başladı müzik hazretleri.

İlginç bir bilgi daha; günümüzde yayın hayatını artık ‘online’ sürdüren Business 2.0 dergisinde çıkmış eski bir yazıya göre ilk MP3’e dönüştürme işlemi, Suzanne Vega’nın ünlü “Tom’s Diner” isimli parçasına uygulanmış. Formatı icat eden Karlheinz Brandenburg, MP3 sıkıştırma algoritmasını iyileştirebilmek için ‘monofonik’ bir ses kaydına en yakın eser şeklinde değerlendirdiği bu parçanın CD’sini kullanmış ve Suzanne Vega, sevdiğimiz saydığımız sanatçı kişiliğinin yanısıra “MP3’ün Anası” sıfatıyla da anılır hale gelmiş. Bugün deniliyor ki, o ya da bu, hangi sanatçı olursa olsun bizler bir MP3 dinlediğimizde, Bay Brandenburg’un Suzanne Vega vokalini dinlerken dikkate alarak uyguladığı ses ayarlarına, o tada göre dinliyoruz hepsini; bundan yola çıkarak MP3 formatının Vega’nın ses rengi ortalaması haricindeki ses frekanslarına karşı daha acımasız olduğu söyleniyor, ben söyleyenlerin yalancısıyım.

Bilgisayarlarımızda biz bu mepeüçleri onları okuyan ve depolayan yazılımlarla dinleyebiliyorken, sonra sonra da şimdiki jenerik ismiyle ‘iPod’lar çıktı piyasaya; Bu iPod mevzuuna, müziğin MP3 ve benzer formatlarda satışına, telif hakkı ihlallerine vs. girersek sonra içinden bu yazıyla çıkamayız; en iyisi biz müziğimize geri dönelim.

Wikipedi, ilgili maddesinde “Kelimelerle anlatılamayan duygu ve düşüncelerin seslerle anlatılması sanatıdır.” diye bir ifadeye yer vermiş müziği tanımlarken. Müzikte duygu ve düşüncelerin –aynı zamanda– kelimeler yoluyla da anlatılması sanatına ise biz “Sezen Aksu” diyoruz Türkiyecek. Neyse, burasını da geçelim.

Tüm bu “biraz ansiklopedik” bilgiyi yumuşatmak ve bilgisayarlarda (ve buna uygun başka cihazlarda) saklanabilen müziği kutsamak adına, sözü müzik arşivlemesi ve listelemesinin faziletine meyleden bir yere getirmek istiyordum; geldik sayılır.

“Müzik, ‘iTunes’ gibi yazılımlarla dinler hale geldiğimden beri, dinleme keyfi haricinde sonradan keşfettiğim başka şekillerde de keyiflendirmeye ve neşelendirmeye devam ediyor beni.” diyerek, ancak ve ancak şarkı isimlerini bilgisayar marifetiyle alfabetik bir şekilde sıraladığınızda ortaya çıkabilen kısa bir listeyle son veriyoruz bugünkü programımıza sevgili müzikseverler…

Hadiseyi daha eğlenceli bir hale getirmek için aralarına sonradan başka bazı parça isimleri de serpiştirmeyi ihmal etmedim tabii; bunu sizler de deneyebilirsiniz.

İsimlerini arka arkaya okuması güzel olan parçalar

Olmalı mı Olmamalı mı (Bülent Ortaçgil)
Olduramadım (MFÖ)
Olmasa (Hümeyra)
Olmasa Mektubun (Yeni Türkü)
Olmaz Olsun (Sezen Aksu)
Olsun Varsın (Nilüfer)

Gelmiyorsun (Ezginin Günlüğü)
Gel Hele (THM)
Hele Bi Gel (Pinhani)
Gel Yanıma Gel (THM)
Sen Gelmez Oldun (Alihan Samedov)
Gelen Benim (Ezginin Günlüğü)
Gelme Ha Gelme (Barış Manço)

Git (Sezen Aksu)
Gitmek mi Zor Kalmak mı Zor (TSM)
Gidiyorum (Sezen Aksu)
Gidiyorum Bu Şehirden (Sezen Aksu)
Gidelim Buralardan (Nazan Öncel)
Git Gidebilirsen (Gözyaşımda Saklısın, Zekai Tunca)
Gitti Canımın Cananı (THM)
Gitti de Gitti (Orhan Gencebay)

Unut (Sezen Aksu)
Unutamıyorum (Barış Manço)
Unut Beni (Tarkan)
Unutmamalı (Tarkan)
Unutulduk Bak Sevgilim (Hümeyra)

Sizler bu listeyi daha da uzatabilir, başka listeler de yapabilirsiniz; hem buraya da yazsanız fena mı olur?

Olmaz fena…

Kategori: müzik, yazı