Nice, Nice, Very Nice ve Lover Arrive…

Ali Riza Esin, 4 Nisan 2015 — 6 dk.

Ambrosia

Kurt Vonnegut, Jr. sözleri… Cat’s Cradle isimli romanından alınmış. 1963’te yayımlanmış bir roman… Okumadım. Araştırdım sadece bir… İçeriğiyle de ilginç bir kitaba benziyor… Okumak lazım.

O kitaptaki bir şiirin dizelerinden çıkmış bir şarkı daha doğrusu… “Nice, Nice, Very Nice…” Cat’s Cradle’ın Calypso’larından birinin altında: The Fifty-third Calypso.

Şarkının sözlerinden:

Oh a sleeping drunkard up in central park
Or the lion hunter in the jungle dark
Or the Chinese dentist, or the British Queen
They all fit together in the same machine

Nakarat

Nice, nice, very nice
Nice, nice, very nice
So many people in the same device

Sözlere devam…

Oh a whirling dervish and a dancing bear
Or a ginger rogers and a Fred Astaire
Or a teenage rocker or the girls in France
Yes, we all are partners in this cosmic dance

80’ler… TRT’nin TRT olduğu zamanlar… Galiba… Türkiye’deki radyoların başlangıcına, eskilerin yine eskide kalmış amatör heyecanlarını yaşayarak aktardıkları, “daha da TRT” olduğu zamanlara yetmiyor yaşım. Müzik kültürümü ilerletmek için (aslında o günlerde böyle bir amacım olduğunu sanmıyorum ama bugünden bakınca öyle galiba) İzzet Öz programlarını takip ediyorum. Hiçbirini kaçırmadan… Kayda alıyorum bazılarını, tekrar dinleyebilmek hevesiyle.

Müzik pahalı… Bir genç için daha pahalı… Kendi çabalarımla biriktirdiğim kaynaklardaki izleri takip ederek sonradan asıl kayda vereceğim parçalar, kasetlerime girecekler mühim. Boş olmaması lazım.

The Alan Parsons Project ile tanışmam aynı zamanlara denk düşüyor. “Senfonik Rock” diyoruz o günlerde; sonradan öğreniyorum ki, “Progressive Rock”mış işin aslı… Evir çevir aynı şeyler. Pink Floyd aşağı, Alan Parsons yukarı…

İlgimi çeken bir şeye rastladığımda hikâyesini merak ediyorum hemen ve aynı şeyin devamını; öncesini ve sonrasını… İşte The Alan Parsons Project daha çok bu merakımı karşılıyor — çünkü her yapıtında ayrı bir tema işleniyor ve o tema dahilinde sürekliliği olan bir hikâye anlatıyorlar — ve İzzet Öz… O da öyle sanki… “Çaldığım şeyin ismini anons ederim, gerisine karışmam” demiyor. Ayrıntılarına giriyor, sadece beğendiği şeyleri paylaşıyor, o da hikâyeleştiriyor falan… Eh, “müzik efsanelerinden” bahsediyor ne de olsa… Konu bir “efsane” olunca kulak kabartıyoruz biz de, ister istemez.

Her şeyi çalmıyor. O kendi müzik beğenisini konuşturuyor, biz de dinliyoruz. “Biz” diyorum ya, ortak zevkler paylaşabildiğim kanlı canlı arkadaşlarım var o günlerde…

Öğreniyoruz da bir yandan. Bugünkü gibi bir “ticaret” değil bu alışveriş; alan tedirgin, satan memnun… Bu net olarak böyle, çünkü çaldığı şeyler ve yaptığı programlar, “o günlerde” öyle bir piyasa ve o piyasanın da alıcıları bulunmadığından, “ticari” diye nitelenebilecek vasıfta değiller. Türkiye’de mevcudu bulunmayan orijinal plakları dinliyoruz çoğunlukla.

Tırnak arası “o günlerde…” Bugünlerle o günler arasında bir de İzzet Öz’ün anlata anlata bitiremediği ve bizlerin de merakla dinlediğimiz, zihnimizde ayrıcalıklı bir yer kazanan o cânım müzikleri beş para etmez Türk Filmlerine meze etmişliği, “film müziği” niyetine bozuk para gibi harcamışlığı var. Nuri Alço bir evin yatak odasında haplı gazoz içirdiği Ahu Tuğba’yı hain emellerine alet ederken arkaplanda Old and Wise çalıyor falan… Her türlü ilgisiz.

Ha, Nice mı, niceVery nice hatta.

Bu arada “orijinal” plak diye bir tanım var, evet. Satış kabiliyeti olan popüler işlerin plakları Unkapanı tarafından da basılıyor, ancak o plaklar, yabancıların yaptıkları kadar kaliteli ürün sınıfına girmiyorlar, giremiyorlar — üretimlerinde kullanılan plastik hamurunun sertliği ve iz derinlikleri, dolayısıyla ses renkleri ve “Hi-Fi” bakımından… Hi-Fi’yi boşverin.

İşte o günlerden birinde İzzet Öz, The Alan Parsons Project tayfasına ismini veren Alan Parsons kişisinden bahsederken, ses mühendisliğini yaptığı albümleri sıralıyor. Not alıyorum ben de bir yandan…

Al Stewart’tan bahsediyor. Al Stewart (da) kim? Alan Parsons’un ses mühendisliğiyle Grammy kazanmış albümlerden birinin sesiThe Year Of The Cat! Önemli bir albümmüş. 24 Carrots… Bu abilerin eli değmişse iyidir muhakkak… “Ödüllü” albüm bir de! Alan Parsons deyip geçmemek lazım; The Beatles’ın Abbey Road albümünde de onun imzası var, Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünde de…1

“Ambro(ss)ia” diyor sayarken bir de —ya da, işte, ben öyle anlıyorum— yapımcılığını, pardon, ses mühendisliğini yaptığı albümleri sayarken… Yanlış yazmışım not alırken: “Ambrosia” imiş doğrusu.

Peki de Ambrosia ne? Albüm ismi? Grup ismi?.. Bilemiyorum. İnternet diye bir şey yok o günlerde. Not almakla yetiniyorum ve aldığım bu not, bu tek kelime, “Ambrosia”, daha sonraki yıllar boyunca uğradığım tüm “müzik stüdyolarına”, Unkapanı plakçılarına, dışarıdaki plakçılara, müzik sohbetlerimle taciz ettiğim kişilere, sonra sonra tanıştığım DJ’lere, Amerikan Kültür Derneği kütüphanesinde karıştırdığım yabancı müzik dergilerine, bıkmadan usanmadan ve hiç utanmadan2 insanları sıkıştırmak için(!) sorduğum egzantrik sorulardan biri olarak itinayla saklanacaktır. “Başka derdin mi yok olm?” bakışlarından daha anlamlı bir cevabı yok çünkü…

Her şeyin bi’ şeyi var tabii! Sonu…

Bugün3 öğrendim nihayet. Ambrosia bir albüm ismi ve aynı zamanda o albümü çıkaran grubun ismiymiş. İkisi birden…

İzzet Öz “Ambrosia’nın Ambrosia albümü…” diyemezmiş zaar… Ambrosia demek yetiyor. Grubun çıkış albümü. Alan Parsons’ın müzik hayatında önemli bir mihenk taşı.

Apple’dan albümün tamamını 4 TL’ye edinebiliyorsunuz, çünkü yüzüne bakan yok. Bir zamanlar İstiklâl pasajlarında mukim ikinci el CD satan dükkânlardaki fiyatlar gibi tam olarak… İndirimli.

İndirdim tabii ben de. Dinledim. Dinliyorum bir süredir…

“Nice, Nice, Very Nice”, işte o Ambrosia’nın ilk parçası… 1975 Amerikan Billboard Singles Hot 100 listesine girmiş. Sözleri Kurt Vonnegut’tan uyarlanmış. Güzel parça… İlginç bir parça daha var: Lover Arrive

Kulağı Alan Parsons sound’ına aşina olanların doğrudan ilişki kurabilecekleri bir eser… Yıllar ve yıllar sonrası müziklerinden izler taşıyor. Sözleri de güzel:

Lover arrive
Lover arrive
Take me on wings into your heart
Find a new start

Albümdeki “Time Waits for No One” da güzel parça, misal…

Ve “Holdin’ On to Yesterday.”

 

  1. Pink Floyd insanları kendisini albüme katkı sağlayan önemli kişilerden biri olarak göstermişlerdir (albümün ses mühendisidir). Dark Side of The Moon albümündeki Alan Parsons katkısı daha sonra sen/ben minvalinde ilginç muhabbetlere konu olmuştur. ↩︎
  2. Kimsenin bilmediği bir şey biliyor olmanın(!) —kulağına çalınmışlıkla bilmek arasındaki farkı bazen bile bile göz ardı etmenin— getirdiği bir çeşit ukala dümbelekliği hâlidir. Bilmek bir yana, aslında ne aradığını bile bilmeyen bir insanın boş beleş bilgiçlik hâli… diyeyim, siz anlayın. ↩︎
  3. Doğrusu “birkaç hafta önce…”. Bu yazıyı yazmaya başlamamla bitirmem arasında geçen süre. ↩︎
Kategori: müzik, yazı