Anlak kaygısız anlam

Ali Riza Esin, 27 Haziran 2010 — 2 dk.

Anlam ve anlak aynı ülkünün vatandaşı gibidirler ama dilleri farklıdır.

Bitkiler, hayvanlar, dağlar, taşlar, kum, deniz, rahvan akan ırmak, toprak, başka yerdeki başka toprak, insanlar, herbir insan… Bunların herbiri kendi gerçeklerine sahipmiş gibi görünür, müstakil birer anlamları vardır düşüncede; ama insan hariç hiçbirinin anlamlarını açmak, kendilerini izah etmek gibi bir dertleri yoktur. Oldukları halde varlardır. Bir kavrayışa ihtiyaç duymazlar. Kavrayışsa, anlaksa, anlamı bildiği gibi, bildiği kadar bina edebilir ancak; yine de anlama erebilir, ermiştir denemez.

Anlam önceye ait, anlak âna dairmiş gibi görünür. Gözlemleyenin gösterileni değiştiremeyeceği durumlarda anlaktan beklenen anlama çabasıdır; bu çabayla veya bu çabaya rağmen o anlama ânı kendini gerçekleyemiyorsa, anlak kendini önceki âna göndermeye çabalar, anlamın ânına.

İşte bu uzun ve zahmetli bir yolmuş gibi görünebilen ama çoğu zaman anlık gerçekleşen kavrayış ihtiyacı, kavranamaması halinde imge bulanıklığına veya anlamı öldürmekle kalmayıp cinayeti de anlama yüklemesi çekinilmez olan farklı anlanma ihtimallerine karşın anlamı, o ihtimalleri bertaraf edebileceği biçime, başka biçimlere bürünmeye iter; görünebilen biçimlere.

İşte anlamın gerçek cehennemi budur. Kendisini kendisi gibi ifade edemeyeceği kuşkusuna yenilen anlam parlaklığını yitirir, donuklaşır, kendi içine doğru büzüşür, anlağın yiyebileceği bir lokma haline dönüşür. Anlağa sığınarak maddeleşir ve bir imge olur. Artık anlam, anlak kadardır.

Soyut anlam diye bildiğimiz anlamların işi daha zordur. Soyut anlam, bir yönüyle var olmayan anlamdır çünkü. Hem anlam ötesi, hem anlam içidir. Soyut anlam, yalnızca anlak sayesinde oluşur, ancak anlakla var olur. Anlak, soyut anlamı somutlaştırmakla mükellef sayacaktır kendisini her durumda; veya başka bir anlama yapıştıracaktır. Soyut anlam diye bir şey olmaz; her şeyin bir ismi, bir cismi, bir resmi olmalıdır ki, örneğin bir “taş” olmalıysa bu, yürürken ona takılıp düşmesin düşünenler, ya da kendilerini o “kütle” saydıkları şeye göre konumlandırabilsinler, bir hareket tarzı belirleyebilsinler, bir etkileşim içine girebilsinler.

Anlak olmasaydı, tümden içine doğduğu anlama erebilseydi insan, işte o insan o taşa takılmaz, taşın içinden geçerek yoluna devam edebilirdi denilebilir.

Anlak kaygısı duyan anlam değerini yitirir. Anlamını kaybeder demiyorum, ayarı düşer diyorum; özü gitmiş tuzu kalmış nafile bir hâl alabilir. Biz buna gözlenenin gözlendiği andaki durumu, gözlendiği an olmak istediği şey diyebiliriz, gözlendiği an bir şey, gözlenmediğinde her şey halini alabilen gerçeklik durumu veya durumsuzluğu; varlık ya da yokluk…

Bir taş hiçbir şey istemez, olmak bile; olur sadece, veya olmaz.

Anlam ve anlak… Biri varmış biri yokmuş.

Kategori: yazı