Başka Yerde Şubemiz Yoktur

Ali Riza Esin, 16 Eylül 2008 — 4 dk.

Kimi köklü, kimi yeni yetme işletmelerden bazılarının duvarlarını süsleyen, dört kelimeden oluşan bir ifadedir; bir eşsizlik manifestosu olarak “Başka Yerde Şubemiz Yoktur” ve yazan için bir gurur nedeni, bir meydan okuma, velinimetlerini sahtelerinden sakınma yüceliği, ilkel bir hak koruma yöntemi sayılabilirken; okuyan muhataplarından bazıları içinse belki o “ürünün” de hak ettiği bir kabulleniş, belki bir keşif ayrıcalığı, doğru yeri bulmuş olma rahatlaması gibi anlamlara gelebilir.

Şubesi çok bazı kişiler için ise başka anlamlar ifade edebilir bu.

– Burası benim olacaktı, şimdiye kadar yurt sathına yayılmıştık…

– Şu Şişli’deki yer buranın şubesi değil miymiş?

– Başka yer açacak kadar palazlanmamışlar daha…

– Riskli tabii, şimdi git Kadıköy’de şube aç; tutar mı tutmaz mı orda…

– Bunun formülü bir sır, kasada tutuyorlarmış, vermiyorlar kimseye…

– Sahibinin oğlu yokmuş, damatlarına da güvenememiş…

– Başka yerde de varlar aslında ama orası şubeleri değil, merkezleri…

– Ortaklarından yeni ayrılmış, anlaşamamışlar; o da asmış yazıyı…

– Ben ne düşüneceğim, başka yerde şube açanlar düşünsün…

– Burası benim olacaktı, şimdi New York’ta şube açmıştım…

Bu örnekler çoğaltılabilir ama siz, siz olun, başka yerde şubesi olmayan bir yere bunun nedenini sormayın.

“Ürünün” hak ettiği bir ünden bahsetmiş olmamız, ülkemizde hizmet sektöründe bu cümleyi kurabilecek yetenekte, ayırt ettiren bir “hizmet”, bir “sunu” eksikliğine yorulmalı belki… Örneğin başka yerde şubesi bulunmayan lokantalar daha çok yemeklerinin nefaseti ile övünürler, hizmetlerinin değil. Hizmet onlar için kulaklarında kulaklık, ellerinde elektronik sipariş aletleri, kendileriyle göz teması kurmaya çalışan misafirlerden göz kaçırmaya yarayan teknolojik bir şey olsa gerektir yeni yeni. Ya da hesap pusulasının yer aldığı tabağın içine serpiştirilmiş kâğıt kolonyalı bir uğurlama olabilir çok çok. “Afiyet olsun”dur… “Yine bekleriz”dir… Ve o haliyle başka yerde şubesi olmamanın ağırlığını taşıyabilecek bir ağırlamadan söz etmeyiz bile.

Şubeleri olmayan, yine de bunu yazmayan, ihtimam tastamam yerleri düşünelim bir…

Mesela, tellakları ne kadar maharetli olursa olsun, şimdiye kadar bir hamamın duvarında görmedim ben böyle bir yazı ya da bir berberin duvarında… Karaköy’ün küf kokulu bazı dar sokaklarındaki sermaye sahiplerinin duvarlarında da görülmezler. Belki muamelelerini o sözü edebilecek farklılıkta görmezler; her an başka yerde şube açabilme özgürlüğünden muaf tutmamak için kendilerini belki de… Sattığı şeylerden başka yerlerde de bulunan bir bakkalda da göremezsiniz örneğin… “Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı” tavrını tercih nedeni saydığınız birinde veya kendisine para öderken bile bir köşedeki televizyonundan gözünü ayırmayan, size “Bu bakkal var ya bu bakkal… İyi ki var bu bakkal; yoksa halimiz nic’olurdu!” dedirten bir başkasında…

Yani mutlaka üretilen özgün bir “şey” olmalı, sadece orada satılmalı, “bir tane olsun, benim olsun” bir duvarın “başka-yerde-şubemiz-yoktur” dört pırpırıyla övünebilmesi için. Bunun istisnası da olabiliyor elbette, mesela pişirme yöntemiyle övünen ama ekmek aynı ekmek bir fırının duvarındaki “veresiye veremem, peşin sıra gelemem, gelirsem de bulamam, bulursam da alamam” yazısının hemen altında.

Aslında ticari hak tescili kavramının ülkemize geç girmesi, “hakkıdır hakka tapan” hakkı, hakka veya esnaf ve sanatkârlar odası aidatlarına emanet bazıları için hiç girmemesi gibi basit bir temele de dayandırılabilir hakikaten; istisna-kaide ilişkisi de göz ardı edilmeden. Öyle ya, başka yerde şubeleri olduğu varsayılabilecek; hatta, emsalleri bulunan bir işletmenin o ürünle ilgili veya tabelasında yazan ismiyle ilgili bir kaygısı olmasa böyle bir yazı asmasına gerek kalır mıydı? Olmazdı başka benzeri, üretemezdi başkası o ürünü ve o ürün başka yerde de satılmazdı… Böyle olmuş olsaydı, yani o ürünle ilgili tek söz sahibi olsalardı, başka şube açarlar mıydı duvarlarına o sözü yapıştıranlar? Yoksa “azıcık aşım, ağrısız başım” mı derlerdi, akşam üstü Beşiktaş-Üsküdar vapurunu andıran bir kalabalığa ancak yetişiyor olmanın burnundan kıl aldırmayan rehavetiyle ünlenen ve bununla yetinenler?

Biz kendi kahvemizle kavrulalım mantığı mıdır kuru kahveci mahdumlarından birinin bile başka bir şube açmaya kalkışmamış olmasının nedeni; yoksa “mehmetefendierkil bir aile saadeti” midir ortak çıkarlarını küresel müstevlilerin hain emelleriyle birleştirmekten alıkoyan?..

Hayatın gelişigüzelliklerini birbirinin tıpkısı tekdüzeliklere indirgemiş yapay güzelliklerden haz etmem ben ve her şeye rağmen, severim –farkını kendim teslim ettiğim sürece– başka yerde şubesi yok şeyleri.

Değil mi ki başka yerde şubesi yok; kendilerine vekaleten sattırdıkları plastik içine sandviç alüminyum “garp kurnazlığı”na paketlenmiş “şark kahvesi” yerine, ben yine taze kavrulmuş halis “Türk Kahvesi” kokusunu içime çeke çeke, sıramın önüne geçme aklıevvelliklerini “benimki seninkinden daha taze olacak” salakça avuntusu eşlikli gülümseyişimle savuşturup, evime ağzı zımbalanmış minik kese kâğıtlarından götürmeyi tercih edeceğim sonuna kadar…

Kategori: yazı