Beyinsizlik değil, beyni yıkanmışlık…

Ali Riza Esin, 15 Şubat 2012 — 4 dk.

Militarizm

Murat Belge’nin “Militarist Modernleşme” kitabıyla ilgili bazı görüşlerimi bir yazıyla —ama içeriğine hiç ilişmeden— belirtmiştim bir süre önce. Son günlerde ve zaten uzunca bir süredir de yaşadığımız bazı olaylara ve o olaylar üzerinden yürüyen bazı tartışmalara tanık oldukça, konuların ne kadar yüzeysel bir biçimde ele alındıklarını görüp kendi kendime hayıflanıyorum. İçimden gülüyorum daha çok, ağlanacak halimize… Ve her defasında yeniden idrak ediyorum ki, yaşanan sorunların çok temel bazı nedenleri var ve bunlar ortadan kalkmadıkça, sorunlar sorun olmaya devam edeceklermiş gibi görünüyor maalesef. Bu temel nedenlerden birinin de, —çok büyük yer kaplayan birinin— “militarist toplum” olduğunu da biliyorum artık ve nasıl kurtuluruzun tarifinin bu olgudan bağımsız düşünülemeyeceğini… Düşünülürse, bunun güdük bir düşünce olacağını “düşünüyorum”… Siz Cibilliyetçilik ve bir kurtuluş hikâyesi ve falan filan diye yazdıklarıma bakmayın.

Buram buram “militarizm” kokan, yakın tarihi bakımından, —bir kesiminin, sayıca değilse de etkinliği anlamında önemli bir kesiminin— paçalarından kan akmaya devam eden insanlardan müteşekkil bir toplumun hasbelmajör yaşadığı bir ülkede, “barıştan bahsetmek” gülünç olmuyor mu? “Evet, biz buyuz!” demedikçe de bu illetten ve bunun yarattığı canavardan kurtulacağa benzemiyoruz. Ha, kurtuluruz, kurtulacağız elbette ama bu daha ne kadar zaman alacak, ne kadar daha can alacak, orasını bilemiyoruz. “Kanlı mı olacak, kansız mı”… Çok geçmedi üstünden…

Ne kanlısı kansızı?! Koyun mu boğazlıyorsun!

Bu sözün doğrusu, “tavuk mu boğazlıyorsun”du galiba ve “koyun” dedim demesine ama öyle demek isteyen ben değilim.

Haklıyı haksız çıkarmanın da, haklıyken haksız duruma düşmenin de birarada yaşadığı, —böyle de acayip— bir savaş çığırtkanlığı ortamındayız… Çünkü başka bir şey bilmiyoruz. Öyle görünüyor. Gözümüzü açmışız, öyle görmüşüz. Aradan sıyrılıp “Bu böyle gelmiş ama böyle gitmez, gitmemeli!” diyenlerin sesleri ise duyulmuyor savaş gürültüsünden —ya da eskilerinin uğursuz uğultusundan. Baskın çıkmıyor; çıkamıyor. Nasıl çıkabilir ki!

Murat Belge, Militarist Modernleşme, sayfa 643…

“Darbe, tanımı gereği, her türlü olağan durumdan kötüdür. (…) 12 Eylül’ün bazı somut izleri, yasa ve kurumları, en başta 1982 anayasası, yerli yerinde duruyorlar. Türkiye bu müdahaleyi böyle görmüş olsa, şimdiye kadar iyice silip atması gerekmez miydi? Birçok şey değişmediğine göre, toplumun bunları benimsediğini düşünemez miyiz?

Bunun doğru değerlendirme olacağı kanısında değilim. ‘Türkiye’yi anlamak’ demek, biraz da, bu toplumun hoşlanmadığı şeylerle nasıl birlikte varolabildiğini anlamak demek. Bunun ‘memnun olmak’ değil, ‘razı olmak’ anlamına geldiğini düşünüyorum. Bu toplum, ordusu tarafından kurulmuş bir toplum; nasıl davranması gerektiğine dair epey sert bir eğitimden geçmiş bir toplum aynı zamanda.”

Özellikle son zamanlarda yaşanan birçok şeye ve özellikle yakın tarihimize ışık tutan bir kitap Militarist Modernleşme. Gerçi, “aydınlık” metaforunu da eleştirmekten geri durmayan bir kitapla ilgili ne o öyle, ışık mışık… Uzak tarihlere de tutuyor… Neyse işte, burada da bu kadarını demiş olayım.

Murat Belge’nin yukarıdaki sözleri, “ordusu tarafından kurulmuş bir toplum” fikrini normalleştirdiği anlamına gelmesin; kitabının tamamını okumak lazım. Hattâ tam aksine, son kitabında bunun ne menem bir şey olduğunu anlatıyor Belge, uzun uzadıya. Ve yukarıdaki sadece bir tespit. Ve de evet, bana göre de naçizane, doğru ve yerinde bir tespit.

Şimdi, böyle kodlanmış bireylerden oluşan bir toplumun arızalarını büyütmek yerine, düzelmesine çabalamak daha faydalı değil mi?

Yaşadığımız olaylara ve bu olaylara yön veren iktidarların (“iktidar” burada erk sahibi olarak alınsın) yoğurt yiyişlerine bakılırsa, hayır, hiç de öyle değil.

Bu bakımdan herkes kendine göre bir fayda tanımı tutturmuş gidiyor. Tutturamayanlarsa “katılır” gibi görünüp, aslında “kapılıp” gidiyor. Kimse durumdan memnun değil ama çoğunluk duruma “razı”. Ortak faydayı düşünenleri hak getire!

Ama ne fayda…

Kimse kimseye insanlık “ayarı” vermesin, evet. Yine de, önce insan olalım, amenna! Ama bunu birbirimizi ötekileştirerek yapamayız ya da ötekini de kendimize benzeterek.

Bu arada olduğumuz kadarından da olmayalım…

İnsanlığımızın…

Sonra koyarız belki üstüne birşeyler.

Kategori: yazı