Bir bilsen çocuk

Ali Riza Esin, 14 Ocak 2012 — 5 dk.

Sağ, sol… Penaltı ve gol!

Maksat muhabbet oysa? Her şey spor olsun diye. Dostluk kazansın. Arada gol atarsak birbirimize, o daha güzel ama. Ben atarsam güzel yalnız. Sana… Bu iş böyle. Yersen.

Yediğim gollerse iş kazası. Olabilir arada.

Bir bilsen çocuk… Neye niye gülüp geçtiğimi.

Ben de bilmiyorum ama bilmemekle övünür ya zaten bildiklerini bilen yanım. Olsun. Önüm, arkam, solum, sağım… Hep sobe!

Sağmış… Solmuş… Şuymuş buymuş… Varmış yokmuş. Olurmuş olmazmış.

Gelmiş geçmiş tüm arızaları insanların… Saymakla bitmez. Kendimizden başka herkese yüklediğimiz… Birer birer sayabiliriz.

Bunu yapmayacağım.

Parayla saadet olmuyor ama bir (…) oluyor.

(…) yerine istediğini koy. Yalnız, yenilir yutulur bir şey olsun ya da o kadar.

Oluyor da ne oluyor dersin gerçi. Olsun. Diyebilirsin.

(…) dediğin nedir ki, on beş dakkalık, bilemedin yarım saatlik bir saadet. Yemeli bir saadet. Yemekli, içmekli… Saadetin yemekle ne ilgisi var halbuki. Öyle deme. Vardır belki.

Hadi uzatmak için çok çok öncesinden başlat, hayatta böyle bir şey olduğunun farkına vardığın o ilk andan. Gördüğün o ilk an. Ama uzaktan.

Hayalini kurmaya, yalanmaya başladığın, tadının damağına düştüğü andan… Başlat. O güzelim aşk meşk hâlleri. Kalbinin daha hızlı atmaya başladığı zamanlar. Ve göz göze geldiğiniz zaman. Gözünü ondan alamadın ya hani. Yedin hemen. Bitirdin. Belki tadına vara vara. Ama hayır. Dünya sizden ibaret değildi. Sadece ikinizden.

Çoğu zaman araya bir laf karışır. Bir garson geçmiştir belki yanından, yüzünden düşen bin parça. Yan masada konuşulanlara kabarabilir kulakların veya gözlerin, hemen önündeki bir başka masaya. Yüzler görürsün, yüzlerinden düşen sadece yüzleri olsa…

Ölüler de var etrafta. Bilmeden ölmüşler. Yaşattığın başka başka şeyler. Dünya o anda sen ve (…)’dan ibaret değildir yani. Tadını çıkarırsın veya çıkaramazsın ama yersin, bitirirsin yine de güzelce. Afiyet olsun. İşte bir saadetin daha sonuna geldin. Sonrasının hayallerini kurmaya başlayabilirsin artık. Kafa senin, hayal senin. Belki de buna hiç gerek yoktur. Vardır önceden kurulmuş hayallerin.

Sonrasında ise üstüne bir kahve belki, yanında da yak bir sigara… Dokunmayalım gitsin keyfine. Dokunamayız da zaten. Sen istersen…

Ve olay yerinden uzaklaştığın an. Kapıyı çekip gittiğin zamana kadar geçen bir süreç. Bu mudur saadet? Tüm bunları ve benzerlerini art arda eklemek midir ya da? Büyük maharet! Ardının arkasının kesilmesini önleyerek tüm bunları uç uca eklemeyi becermek? Bu kadarcık mı sence herşey?

Ama haklısın.

Şimdi şöyle bir (…) olsa…

Yer misin yemez misin! Yanında da ilk gün ağrısı.

Yemeden geçmeyen bir aşk, iflah olmaz bir sancı. Hiç olur mu? Bu cümlenin sonuna hancılı bir şey de ne güzel giderdi şimdi ama hancı mı kaldı mıhına. Olur.

Neyse ne işte… İstemez miydin?

Geçti, tamam.

Yedin bitti. Yiyemedin yine bitti. O haz, o doyum… Hepsi hepsi o kadar mıydı? Bütün o gayretkeşlikler. Bini bir paraya soytarılıklar. Beş beleş şaklabanlıklar. Hepsi hepsi…

Ne büyük özlemler büyüttün içinde. Ne de büyük. Sadece sende doğup sende beslendiğini sandığın şeyler. Oysa başkaları da vardı senin gibi. Tıpkının tıpkısıydı özlemleri.

Aynı şeyleri besleyip büyüttünüz ya da bunu böyle sandınız. Yemleyen de birileri vardı oysa. Hemen arkanızda. Bu kısaca… Yemlendin. Eline doğduğunu sandığın tüm o şeylerle. Oyalandın. Oyaladılar seni. İlmek ilmek.

Ve fakat o hep vardı. Akıl. Bir akıl. Hep vardı. Senden önce de vardı, senden sonra da var olacak. Gelip geçici olan bedenin. Var olan ve hep var olacak olan, geriye kalacak olanlar aklın ve aklın. Sadece ve işte o kadar. İşte o kendi aklın sandığın. Ait olmayan, olamayan. Olması da gerekmeyen… Gelip geçerken akıl bulamacına kattığın.

Aziz Nesin toprağa karışalı çok oluyor. Kendisini, bedenini belirsiz bir yere gömdürmüş bir adam. Artık yok. Yok mu peki? Var mı yoksa? Cennette midir şimdi? Yoksa cehennemde mi? Hangi cehennemde? Ben şunu iyi biliyorum ki, benim cennetimde bir yerde sürdürüyor varlığını gayet ferah feza. Başkasının cehennemi olabilir işte orası. Bunu iyi bilmiyorum.

Görebilirsin ki kimi bedenli varlıklardan çok daha kanlı canlı bir varlıkla muhabbet halindesin şimdi. Kanlı canlı varlıklardan çok daha “cesur” bir varlıkla. Çok daha “mert”. Bu önemli. Çoğu zaman “en önemli”. Hele ki kancıkların çokluğunda. Namertlerin arasında…

“Mesela Aziz Nesin” artık yok. Ama yok sayma ve çekinme. Konuş onunla.

Fiziksel olarak yokluklarıyla var olan cansızlara ait olduğunu var saydığımız ruhların veya bir büyük ruhun mutlaka spritüel buutları, bir hacmi olması gerekmiyor ki. Böyle bir gereklilik mi var, var sayabilmek için? Algı dokunmaktan aciz kaldığında yok sayan bir şey ve işte bu çok acayip bir durum. Bilmediğin şeyi yok saymak… Yok demek. Acaba bile demeden. Diyemeden. Tam da sana öğretildiği gibi.

Hayatta olabilen güzel şeyler(!) hoş, gerisi boş… Bu çok acayip. Hem de çok.

Bir anlasan çocuk… Anladığını zannetmeden. Hâlâ anladığını zannetme çağındasın çünkü. Anlamamak büyük maharet! Şaka değil bu. Zannetmediğin sürece anlamasan da olur. Olabiliyor, görüyorsun. Görüyor musun?

Bir bilsen çocuk…

Neye niye güldüğümü…

Gülemezsin.

Çocuk derken…

Nasıl küçümserim, insan kısmının en insan, en taze, en temiz, en saf ve en güzel hâlini. En insandır çocuk ve onu insanlığından çıkaranlar bizleriz. “Büyümüş de küçülmüşler(!)”…

Biri de benim bakınız.

Sevgili çocuk!

Benden çok daha çoksun.

Bir bunu bilsen… Aslında yeterdi ama olmaz. Dünyada olmaz! Bırakmayız…

Ölümü gör bak!

Kategori: yazı