Boş vermemek

Ali Riza Esin, 7 Eylül 2011 — 1 dk.

Bazen her şey o kadar boş geliyor ki insana…

Modern insanın yaşadığı boş boşluklardan bahsetmiyorum; yaşadıkları zaman anlamında yine modern —aynı havayı soluduğun— bazı insanların hem de dolu dolu yaşamak durumunda kaldığı boktan durumlardan bir başkasının farkına vardığın o kahır anının yarattığı boşluğu kastediyorum.

Bu bir vicdan azabı veya bir acıma, bir hüzün değildir. Bir “Lan bak ne insanlar var, haline şükret!” ucuz kurtarmışlığı, ucuzluğu da değil. Bir “Lan ben n’apıyorum?” farkındalığı daha çok ve onun yarattığı bir boşluk hissi… Yapabildiklerini elinin tersiyle bir kenara itip, bir insan olarak yapabilecek daha ne çok şey olduğunu farketme ve bundan ürkme hali; aynı anda hepsiyle birden tek başına baş etmenin olanaksızlığının getirdiği bir aciziyet, bir küçüklük duygusu… Küçülmüşlük…

O karşındadır öylece ve sen tek başına yetmediğinde arkanda kimse olmadığını da bilirsin. Yanında ve yörende de yoktur kimse. Vardır birileri mutlaka ama onları muaf tutmak istersin; o yüzden yoktur. Pis bir duygudur ve herkes seninle aynı kötü duyguları paylaşmak zorunda değildir veya bilmesinler istersin. Onların da derdi başından aşkındır muhakkak.

“Teker teker gelin ulan!” dediğin an ve ondan sonrası… Kendi kendine yaratmadığın ama doğal olarak nasiplendiğin bir yılgınlık hali; duyargaçlarının o anki geçirgenliğine göre değişken.

Başkalarının yaşadığını gördüğün başka başka “iyi olmayan” şeyler… O anda kafanı çevirmekle geçiştiremediğin, onların halen orada oldukları gerçeğini değiştiremedikçe yaşatmaya devam ettiğin o boşluğun yerine koyduğun her şey, yerine yabancıdır artık. Eğreti durur yerinde. Yavandır. Yalandır.

“Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz”dır. Boştur. Bomboştur…

Boştur ama boşuna olmadığını da bilirsin.

Boş veremezsin.

Kategori: yazı

Bir yorum yaz