Çevrimiçi Çember: Sosyal Medya

Ali Riza Esin, 13 Mart 2010 — 5 dk.

Her şey, sonraki nesil interneti tanımlayan ‘Web 2.0’ deyişiyle başladı. Kavramı O’Reily ve MediaLive International katılımlarıyla gerçekleştirilen konferansın beyin fırtınası oturumunda internet gündeminin dikkatlerine ilk sunan web öncülerinden Dale Dougherty ve Tim O’Reilly’ye göre Web 2.0 devriminin en önemli çıktısı şudur: “Ağ etkilerini daha çok insanın kullanabilmesi için programlar kurmak.”

Kısa sürede aynı isimle anılan bir akım başladı. Bu akımı besleyen alt yapılar birer ikişer belirmeye, ağı oluşturan boğumlar bu alt yapıları desteklemeye, bu araçları kullanan sistemler şaşırtıcı bir hızla kullanıcılar tarafından benimsenmeye başladı.

Web 2.0, interneti sadece okunan veya izlenen devasa bir kaynak olmaktan çıkarıp, iletişimin diğer tarafı olan okuru, izleyiciyi, bilgi tüketicilerini işin içine katarak, onları da nitelikli veya niteliksiz bilgi üreticilerine dönüştüren bir kavram haline geldi. Mevcut web siteleri ve diğer kaynaklarla çok taraflı iletişimi sağlamasının yanısıra, internetin emekleme döneminde “kişisel site”ler ve bunlardan oluşan topluluk yapılarını dönüştürerek, herkesin kullanabileceği basitlikteki yayımlama, paylaşma ve sıradan insanın ”ben de varım” diyebilmesini sağlayan sistemlerin yolunu açtı. Ardında karmaşık kendini yayma prosedürleri bulunan, ancak görünürde oldukça basit yayımlama platformları sağlayan blog araçları ve bloglar türedi.

Günümüzde çağdaş bir alt yapıya sahip her internet sitesi, içeriğini RSS denilen evrensel bir bölümleme diliyle, kulağını bu yayımlara dikmiş ana sistemlere kendi kendisini yerleştirebiliyor; metin, resim ve video gibi içeriklerin tüm dünyaya neredeyse “anında” denilebilecek bir hızda yayılması sağlanıyor.

Bugün internet dediğimizde kişisel web sitelerini bloglara; alan ismi spekülasyonlarını, arama motoru optimizasyon tekniklerine; rehber dizinlerini (taksonomi), etiketleme ve kendi parmak izini bırak sistemlerine (folksonomi) dönüştürmeyi başarmış bir ağdan söz etmiş oluyoruz.

Web 2.0’ın isim babası Tim O’Reilly, 2005 yılında yayımladığı bir makalesinde internet veri tabanlarını ve buralarda biriken bilgiyi tarif ettikten sonra şu soruyu soruyor: “Bilginin sahibi kim?”

Bu soru, cevabı yüzyıllardır aranan, internet vatandaşı olsun veya olmasın herkesi ilgilendiren ve çeşitli bağlamlarda incelenmesine rağmen genellikle sosyal ve felsefi boyutları üzerinde durulan eski bir soru.

O’Reilly kendi cevabında şunları sıralayarak açıklıyor: Google, Yahoo!, Amazon, eBay, MapQuest, Napster, Verisign, NavTeq, TeleAtlas, Digital Globe ve hacimleri milyar dolarlar seviyesinin altındaki çoğu A.B.D. kökenli diğer şirketler. Bu değerlendirme elbette yazısının yayımlandığı günün bir fotoğrafını sunuyor bizlere ama o günden bu güne değişen çok şey olduğu da söylenemez. Çok uluslu ve sınır aşırı faaliyet gösteren ancak internet öncülü olmanın avantajıyla aslında tek uluslu bir yapıyı besleyen, kimilerinin aralarında organik bağların da bulunduğu bir ticaret ağı. Ancak bu klasik medya ve sermaye ağlarıyla, endüstriyel medyayla karıştırılmamalı. Günümüzde sosyal medya ekosisteminin uçbirimlerini oluşturan tüm makro ve mikro ölçekli yapılar, aslında dünya çapında bir bilgi entegrasyonunu kök uçlarından besleyen bir büyük yapıyı büyütmeye devam ediyor.

“Sosyal medya”nın “sosyal” kelimesi her ne kadar bir kamu yararını çağrıştırıyorsa ve temel anlam ve amacı o olmadığı halde bunun yine de kendiliğinden bir kamu yararı ürettiği düşünülebilirse de, “sosyal medya” dendiğinde, kavrama aşina olanlar aslında bunun ticari ürün ve hizmetlerle bunların iletişimine fayda sağlayan bir kavram olduğunun farkındalar. Sosyal medya, diğer mecralardan özellikle özgürlükçü ve katılımcı olması anlamında ayrışan, üzerinde her türlü pazarlama faaliyetinin ve yenilikçi başka etkileşim yöntemlerinin yer alabildiği bir er meydanı. Ürkütücü bir büyüklüğe sahip ve geometrik bir yayılmayla büyüyen bu dağıtık yapı, o büyüklüklerle karşılaştırıldığında okyanustaki bir damla bile sayılmayacak “birey”leri, düğmeye bastığında tüm denizlerin hakimi kılabilecek bir fırsat eşitliğine de kapı açıyor.

Sosyal medya Twitter’a durum mesajı yazmak, Facebook’a resim yüklemek demek değil. Kalite ve itibar yönetimi, kişisel markalama, müşteri medyası, tüm bunlar ve her an kendi kendisini yeniden doğurabilme potansiyeline sahip başka fayda tanımlarının veya ters tepme ihtimallerini de içerebilecek zarar tanımlarının bir bileşkesi.

Fayda tanımlarının da değiştiğini, dönüşmeye devam ettiğini dışlayan her tanımlama, “sosyal medya” kavramını tarif etmekte aciz kalabilir. Yeni medyaları ve sosyal medyayı geleneksel kabul ve tanımlar rehberliğinde gören bakış açılarının yanılsamalara neden olabileceği üzerinde fikir uzlaşmaları mevcutken, çok taraflı iletişimlerini, halkla ilişkiler ve itibar yönetimlerini önemseyen, bunu varlıklarının ayrılmaz bir parçası olarak gören gerçek ve tüzel kişiler için yarattığı fırsatlar kadar, çözüm arayışlarına isabetli yanıtlar sunulmaması halinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukların da tereddütlere yol açtığı söylenebilir.

Sosyal medyayı 360 derece pazarlamanın sadece “kendi halinde” bir unsuru olarak görmek, onu tanımlamakta yetersiz kalabilir. Çünkü üzerine çok şey yazılıp, çizilip, söylenebilirse de, herhalde söylenebilecek son şey, dinamik ve ihmale tahammül tanımayan yanıyla “kendi halinde” bir mecra olduğudur.

Bugün geleneksel ve yeni medya arasındaki bir geçiş döneminde bulunduğumuz düşünülüyor olsa da, teraziye vurulduğunda içinde bulunmanın dışında kalmaya göre daha ağır basacağını söylemek yanlış sayılmaz. Eskinin “Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın.” önermesine halen dışardan bakmaya devam edenler, bu yeni kazan-kazandır ortamından da gün geçtikçe uzaklaşıyor olabilirler. Çünkü çember artık dünyanın her bir meridyeni, her bir paraleli kadar büyük. Paralel evrenlerin, insanın göremediği kadar küçük yapıların tanımı ise değişeli çok oluyor.

Kategori: yazı

Bir yorum yaz

  • Üstadım ellerin dert görmesin çok güzel bir yazı olmus, teşekkürler yazdığın ve paylaştığın için