Cibilliyetçilik ve bir kurtuluş hikâyesi

Ali Riza Esin, 31 Ekim 2011 — 9 dk.

Pasaport Fotosu

Dün oturdum, bir yazı yazayım da, memleketi kurtarayım bari dedim. Olmadı, kendime başka bir memleket kurayım falan… Bu yazı, o yazı. İsterseniz gelin, birlikte kurtaralım. Yerimiz var!

Kurtuluş Caddesi’ne hemen paralel, ana caddeyi boylu boyunca arasına almış iki yoldur, Türkbeyi Sokağı ve Bozkurt Caddesi. İsimleri böyle… Ortak noktalarına dikkat isterim.

Ergenekon Caddesi’nden giriliyor bu sokaklara da…

Kurtuluş’un asıl ismi Tatavla. Bunu çok kişi bilmez, ben de bilmezdim; sonradan öğrendim bir arkadaşımdan. İstanbul’un ta Bizans zamanlarını bilirdi kendisi, ondan öncesini bilir miydi bilmez miydi bilmem; bahsi hiç geçmedi. Soramam da artık zaten ve o kadar geriye gitmeye gerek yok. Ölen ölmüş, kalan kalmış…

Tatavla güzel bir isimmiş aslında. Bence Kurtuluş’tan daha güzel. Nasıl Lüfer’in ismi Lüfer olarak kalmışsa, Rum dili ve balık edebiyatından hatıra, Tatavla ismine de dokunulmayabilirmiş ama zamanında birileri dokunmuş işte ve bu güzide kasacı semtimizin ismi de Kurtuluş oluvermiş sonradan.

Şişli’nin Kurtuluş’u… Başka neyin kurtuluşudur, onu bilmiyorum ve araştırmadan da yazıyorum ama tahminlerim var. İstanbul’un kurtuluşu olabilir, gibi… “Kaçan kurtulur, kalan sağlar bizimdir.” de olabilir. Bu Tatavla ve civarı, bugün “azınlık” diye nitelendirdiğimiz yurttaşların olabildiklerince yoğun yaşadıkları bir semttir. İyi ki varlar hâlâ. Hep olsunlar.

Yazdıklarımın ne dedisini kim dedisiyle de besleyeyim ki konulara hangi perspektiften baktığım daha net anlaşılabilsin; bu böyle maalesef, durum onu gerektirmeye devam ettiği sürece:

İstanbul doğumluyum. Ancak ebeveynlerim buraya Karadeniz’in iki ayrı şehrinden gelmişler. Yine de laz sayılmayanlardanım — o kadar doğusundan değilim demek eder bu — ve sayılsam da bu beni bozmaz, laz milletinin insanlarını bir başka severim. “Toprak” Karadeniz yani veya Karadeniz kökenliyim. Aynı şey…

Aynı zamanda Türküm. Türkbükü yazlıkçıları ne kadar Türkse veya bir zamanlar Mısırçarşısı’nda kesekağıdı patlatmış pala abilerimizden her biri ne kadar öyleyse, onlar kadar en azından. Ve onlar kadar da İstanbulluyum. Şehir devletler kurulduğunda, İstanbul boğazbeyliğini filan ilan ederse ileride, bu böyle bilinsin isterim şimdiden, onun için yazıyorum. Şehr-i İstanbul’a muhabbetim büyüktür. “Buralıyım”. İstanbul haricinden bir okuyan kişisiyseniz, “oralıyım”.

Sonradan olma bir başka İstanbullu…

İstanbul’daki sokak çeşmelerinin aktığı zamanları bilirim çocukluğumdan, sularıyla çok ıslattık birbirimizi arkadaşlarımla, Türkmüş, Kürtmüş, Lazmış falan bilmeden. Aleviymiş…

Şeker Abla’nın demlediği çaylardan içtik, Muhacir Makbule Teyze’nin pişirdiği pişkekleri kemirirken; Topal Mehmet’in hep fötr şapkalı ama ayakkabısının topuğuna basarak gezen babasını sokağın başında görür görmez hep birlikte kaçıştık kendi evlerimize. Aynı ağaçların incirlerini yedik; yedirdik de tırmanamayanlara ve vesaire, vesaire…

Ve doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmek! Bu buraya bir ses olsun.

Bir ara nağme…

Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir!

Bunu ben seçmedim. Varlığımı Türk varlığına armağan etmeyi… Öyle olmuşum doğuştan. Ama sorulmuş olsaydı yine aynı yerde doğup aynı şeyleri yaşamayı isteyebilirdim; yaşadığım “yerlerle” ilgili hiçbir sıkıntım olmadı ve farklı yerler, farklı şehirlerde yaşamakla ilgili de…

Ne kimliğimle ilgili bir sıkıntım oldu ne de başkalarınınkiyle. Ama sıkıntılı olanlar var ve yine de o farklı yerlerde doğup büyüyerek bana kıyasla farklı şeyler yaşamış, yaşamakta olanların hissettiklerini anlayabildiğimi zannediyorum. Buna çabaladığımı biliyorum en hafifinden.

Türkiye’nin meseleleriyle ilgili, Kürt meselesiyle ilgili, azınlıklar meseleleriyle ilgili, Hrant Dink gibi bir insanın öldürülebilmiş olmasıyla ilgili mesela, üstüne üstlük böyle bir durum karşısında yürütmenin beylik tutumu ve yargıda yaşanan — neye yorarsan yor elinde kalır — uygulamalarla ve sonuçlarıyla ilgili örneğin, benim de düşüncelerim var ve bu düşünceler, sıkıntıda olanlarla, bir sıkıntı, bir sorun olduğunu düşünenlerle, bilenlerle neredeyse aynı. Nasıl olmasın ki, her şey “halkın” gözü önünde cereyan ediyor ve sadece bilinenler üzerinden değerlendirilecek bile olsa, bir gram aklı olan her “insan” aynı sonuçlara varabilir. Dünyaya perdeler, filtreler ardından bakmayan her insan… Bilmeden büründükleri ve benimsedikleri kat kat, katman katman kimlikleri ardından bakmayanlar… Aynı şeyleri hissedebilirler… Birileri farkında mı bunun bilmiyorum ama hissedebiliyorlar.

Bu konuların halli yolunda bir şeyler yapılması gerektiğini, artık bu konuların toplumun gündeminden kalkması gerektiğini biliyorum ben de; ve bunun — tırnak içinde — “demokrasi” yoluyla yapılması gerektiğini de. Sıkıntı, demokrasi denildiğinde anlaşılan şeyde; farklı anlamaktaki istemli veya istemsiz ısrarlarda…

Fikirler “yönlendirilerek” halkın daha geniş kesimine yedirildiği sürece de teoride güzel, pratikte çarpık bu demokrasivari yönetim biçimi içinde yuvarlanmaya devam edilecek. Çok ettik, ordan biliyorum. Ve fakat, daha görecek günlerimiz var.

Halkın bu kadar kolay manipüle edildiği, yerine ve durumuna göre ısmarlama fikirlerin kimlikler üzerinden kamuoyu oluşturmakta kullanıldığı, yine aslında hiçbir şeyden haberi olmayan kitlelerden farklı düşünenlerin veya hiç düşünmeyenlerin üzerine bu kadar kolay salınabildiği yerlerde oynanan oyuna demokrasi denmemeli. Dikkat edilsin, burada ne din diyorum ne de milliyet. Hiçbir farkı yok bu bağlamda.

Biz istediğimiz kadar Türkiye bir hukuk devletidir diyelim, yargı kararları halk nezdinde ve sınırlarımız dışında şüpheyle karşılanmaya devam ediyor. Boşuna mı? Elalemin en akıllısı biz miyiz? Bunun aksini savunabilenler?.. Adamına göre hukuk, toplumun bir bölümüne özel demokrasi olur mu? Olursa ne kadar yürür, nereye kadar? Demokratik kurallara bağlılığını vurgularken aba altından sopa göstermekle de olmuyor bu anasını-ben-bilirim-ne-yaptığımızın demokrasisi!

Eğer bugün (ya da dün) günün gerçeklerine hakim, hiçbir kompleks duymadan, devletin ve halkının komplekslerini de geleceğe taşımamaya, iş bitirmeye kararlı birileri olsaydı iktidarda, sorun diye bir şey kalmazdı ortada veya olabilecekler “hepimizin” sorunu haline gelirdi. Yine de hepimizin sorunudur ama görünen o ki, kimimizin daha az, kimimizin daha çok sorunu şeklinde sürüncemede kalmaya ve ötelenmeye devam ediyor… Bu arada birilerimiz ölmüş, birilerimiz kalmış… Olsun. Vatan sağolsun! Davamız sağolsun!.. Çok yaşasınlar!

Günümüzde asgari anlayışlar konusunda birbiriyle bir türlü örtüşemeyen, birbirini dinlermiş gibi görünüp diğerine cevap yetiştirmekten “ötekini” duymayan, aynı şeyleri sürgit devam ettirmelerinden dolayı bozuk ve bozuk kalmaya da devam edecek sicilleri üzerinden birbirine güvenemeyen “taraflar” arasında geçen hadiselerden ibarettir bugün yaşananlar. Bir kör dövüşü!

Devlet içinde kuvvetler ayrılığı denen şey bu kadar açık ve net bir biçimde ortadan kaldırılabiliyorken, millet içindeki ayrılıklar derinleştirilmeye “çalışılıyor” adeta!

Aynen devam!

Ya da…

Siz bana bakmayın…

Birlikmiş, beraberlikmiş… Solcu muyuz biz! Ve devletin ipoteği altına girmiş söylemlerden değil mi zaten bunlar; devletle kavgası olanın ağzına yakışmaz! Aman diyeyim! Sakın, bakın!

Hepimiz tamamen masum ve haklı bireyleriz en başta; her birimiz öyle. Her birimizin taraftarı olduğu toplum kesimleri de aynen… Topluca haklıyız! Fakat hem bireyciliği besleyip hem de birlikten beraberlikten, kardeşlikten bahsetmek olur mu? Oluyor mu?

Herkes kendi başının çaresine baksın, olmuyorsa. En iyi çözüm budur. Olan biten de bu zaten, işimiz çok kolay! Ya “diğer” sorunlar? Eh, olacak o kadar. Sorun dediğin nedir ki! Çözülür… Bugün değilse de yarın. Sonraki gün… Allah’ın günü çok! Yalnız, önümüz Kurban Bayramı…

Hâl buysa, ben bana özel çözümümü ifşa etmiş olayım buradan. Birkaç gâvur(!) arkadaşla birlikte, Rumlarla, Ermenilerle, kimlik bunalımına düşmüş birkaç arkadaşı da yanımıza alıp hatta, Tatavla’ya iade-i itibarını kazandırmayı düşünmemiz lazım şimdiden. Karadeniz dolaylarından akraba bile olabiliriz aslında kendileriyle; güzel bir “hem multi-milliyetçi hem de solcu” rasyoneli yazabiliriz bunun üstüne — hatta en sosyal bir nasyonale bile dönebiliriz icabında; bizim değil mi, yaparız bunu! Veya canımız başka neyi isterse…

Şöyle bir-iki evlik yer bile görür işimizi. Tamam tamam, bahçeli bir-iki evlik yer… Yan yana… Bahçesine çadır kurabilelim gerekirse… Fazlasında gözümüz yok!

Bayrak işi bana kolay, rakılar bizim Artin’den… İsmi de hazır! Tatavla Cibilliyetçi Cemahiriyesi… Bir hâlk projesi!..

Alex’in annesi Eleni Teyze’nin zeytinyağlıları müthiştir, paskalya çöreğine de bayılırım! Ekmek yokluğunda çörek yiyebiliriz en kötü ihtimalle. Onlar da bizim irmik helvasına bayılırlar, biliyorum… Fıstıklısına… Bakkalın çocuğuna da bir pasaport ekleştirdik mi tamamdır; gıkını bile çıkartamaz! Hatta bedelini hesaptan düşer, altı ayda bir de yenileriz filan… Pasaportunu…

Sadece bu da olmaz tabii. Geçinemeyiz. En iyisi bir de fotoğrafçı dükkanı açalım biz, topraklarımızın yabancılara yan bakan cephesine bir yere. Pasaport vesikalıklarında uzmanlaşalım. Neydi adı? Ha, biometrik fotoğraf… Geleceğin mesleği! En güzel para bundan yapılır. Kendimize özel memleketimizin dışa açılan penceresi olur dükkanımız! İnsan ithal eder, fotoğraf ihraç ederiz. Deprem vergisine falan da gerek yok, ödemeler dengesi tamam işte! İnsan suretlerinden insan taslakları yaratmaktır işimiz. Özel tüketim vergisine başka bir isim düşünmeliyiz!

Şimdi bir “Ne mutlu…”yla güzel biterdi ya bu yazı… “Türküm” yerine de “insanım”ı koyarsak, mis gibi…

Ama galiba tek eksiğimiz, önce “insan” olup da bunu avazımız çıktığı kadar haykıramıyor olmak… Bu kadar müphemlikle bunu yapmak mümkün mü?

Çoktan seçmeli aidiyetler buna engel. İnsanlık temelinde birleşmeye… Her türlüsü engel… Bizim için çoktan, çok önceden, bizden öncekiler tarafından seçilmiş, ön belirlenmiş damgalarımız… Biz istesek de istemesek de bizi “öyle” görenler. Ötekiler… Ötekileştirenler… Artık hangi kabilenin eline doğmuşsak veya hangi cemaatin künyesine dahil olmuşsak sonradan. Şans kabilinden…

Şimdi tüm bunları okuduktan sonra beni “milliyetçi”, “ulusalcı”, “kavimci”, falancı, filancı diye etiketlemeyi düşünebileceklerden ricam odur ki, etiketleyecekseniz cibilliyetçi biri diye etiketleyin de, diğerlerinden bir farkım olsun. En farklınız ben olmak isterim çünkü. Bakınız, başlığını da öyle koydum yazının, açık açık.

Dilerseniz beni bir çeşit a-eraş-pozitif bir ayrımcılıkla suçlayabilirsiniz ama; bu serbest! Topal dedim, muhacir dedim, bir Türk kişisi(!) olarak Kürt dedim hatta bakınız; dedim de dedim, “Political Correctness” hazretlerinin dibine dibine!

Hepsinin dibine kibrit suyu! Tüm etiketlerin…

O değil de, Kurtuluş’un adı niye Kurtuluş abi, sen onu söyle bana, bardakları güncellemeden… Neden kurtuluş? Neyden kurtuluş?

Buz istemem.

Kategori: yazı