Destruction explained: A Dangerous Method

Ali Riza Esin, 9 Mayıs 2012 — 10 dk.

Tesadüflerin tesadüf olmadığına dair düşüncemi (ve böyle düşünen başkalarının düşüncelerini de) destekler nitelikte “olayları” başka olağan olaylar arasından seçip çıkarma ve üzerine fikir yürütme oyununu devam ettirmek… Bunu seviyorum. Sizin de ilginizi çekiyorsa, buradan buyrun.

Uyarı: Bu metin “A Dangerous Method” isimli bir film hakkında ayrıntılar içeriyor.

En son okuduğum kitabın ardından (hemen ardından), karşıma çıkan bir film oldu. Varlığından dahi haberdar olmadığım —bu enformasyon kalabalığında gözüme ilişmiş de olabilir… “Bilmediğim”, “dikkat etmediğim”, daha önce ilgimi çekmemiştir belki… Evet, böyle demeliyim.

Bir film…

Bana bir arkadaşımın önerisiydi. Çok sık görüşmediğim biridir kendisi. Görüşebildiğimiz zamanlar, görüşmediğimiz zamanları kolaylıkla telafi eden zamanlardır. Tamamını doldurur, artanı da sonraki zamanlara yeter fazlasıyla, işte böyle.

“Al, bak bu güzel, bunu izle” dedi. Ama tavsiye ettiği “şeyin” bendeki nelere yol vereceğini, hangi düşünceleri uyandıracağını hiç bilmeden.

İzlemem gereken bir filmmiş hakikaten. İzledim. Beğendim.

Diyeceğim, kitabın üstüne özellikle, daha da güzel gitti. Güzel tesadüf.

O kitabı okumuş olmasam da beğenirdim filmi, orası muhakkak. Bunu yeni öğrendim. Ama okumamış olsaydım, aynı düşüncelerle izlemeyecek olmam daha muhakkaktır. Bunu iyi biliyorum.

Muhakkaklıklar bile muallaktır gibi, acayip bir şey daha söylemiş oldum ama… Acayip mi?..

A Dangerous Method

A Dangerous Method, bir biyografi-drama, 2011 yapımı. Psikoanalizin dedeleri, bilim adamları, —en azından biri diğerlerinden daha bilimadamı diye bilinir— Carl Jung ve Sigmund Freud’la Sabina Spielrein’ın yaşamlarını, kesiştiği noktalarda gerçekleşen bazı olayları canlandıran, Kanada (ve Avrupa) yapımı, güzel bir filmmiş.

Gerçekleşen derken… Filmin sonunda yazdıklarına göre, hikâye gerçek, film gerçek olaylardan, olgulardan feyz alıyor ve sadece belirli sahneler, özellikle “kişisel alanlarda” geçenler, doğası gereği spekülatif. İmiş… “Bir David Cronenberg filmi…”

Senaryosu yine Christopher Hampton tarafından, aynı ismi taşıyan tiyatro oyunundan uyarlanmış sinemaya. O da John Kerr tarafından yazılan, “A most Dangerous Method” isimli kitaptan feyz almışmış. Filmi izlemişsek, o kitapla da haşırneşir olmuş oluyoruz haliyle, bir anlamda. Birileri özet geçmiş işte, fena mı?!

Fena… Hem de çok fena.

Filmin başrollerinde Michael Fassbender, Viggo Mortensen ve Keira Knightley oynamışlar. Güzel de oynamışlar; Freud biraz daha az kassa (rol keserken) daha iyi olurmuş, bana göre. Sabina Spielrein rolünde oynayan Keire Knightley’i ise pek güzel ama abartılı buldum. Aslında Julia Roberts’a önermişler bu rolü önce ama olmamış. Yine bana göre, olsa da olmazmış. Filmde “pretty woman”lık bir rol olmadığı geçti aklımdan —daha bu ayrıntıyı öğrenmeden önce— ve Knightley de kendinden beklenebilecek oyunu fazlasıyla vermiş denebilir —ve işte o kadar. Eh ama, bunlar kolay şeyler değil. Söylemesi ise ne kolaydır bakınız.

Film başlar.

Özellikle deli nakliyatı işinde kullanıldığı şeklinden şemalinden pek anlaşılmayan, tüylü toynaklı (ağır hizmet tipi) bir çift siyah at koşulmuş arabadaki genç ve huysuz bir kadın, bir yere götürülüyor ve gittikleri bina uzakta ilk belirdiğinde, önündeki geniş çayırlıkta bir çoban bir çift koyun otlatıyor, başka bir köylü var otları oraklıyor falan… Böyle böyle belli belirsiz detaylar, simgeler…

Görüntü üzerinde “17.08.1904 Burghölzli Clinic, Zürich, Switzerland” yazısı okunur. Birinci dünya savaşından biraz önceler…

Genç kadını arabadan indirenler, bir güvenlik görevlisi, bir hastabakıcı kadın ve Lenin şapkalı, ak saçlı, ak bıyıklı bir adamdır; ve palaspandıras bir durum… Hemen kapıda iki hemşire beklemektedir, büyük kapı açılır, içeriye buyur edilirler.

İleri-geri, atlaya zıplaya aktarıyorum birtakım sahne ve diyalogları.

Dr. Jung, karısı Emma Jung’la (Sarah Gadon) kahvaltı etmektedir.

“Geçen hafta yazmaya başladığım vakanın tuhaf yanı, takma isim olarak Sabina S.’i seçmiş olmam.” der Jung karısına. Hastanın ismi ise Sabina Spielrein. Şaşırtıcı bir tesadüf. Bildiğin gibi ben böyle şeylere inanmam.” diye ilave eder. İnanmazmış…

Olsun.

“Belki de odur.” der karısı. “Deneysel tedavin için. Konuşma terapisi…”

Odur.

Tedavi sonuç verir. Dr. Jung, doktor olmayı kafasına koymuş Spielrein’ı kendisine yardımcı olması için ikna eder. Birlikte çalışmaya başlarlar.

A Dangerous Method
A Dangerous Method
Fantasie aus Walküre (Max Büchner, Edison Goldguss-Walze 15278, Berlin 1905 Edison-Orhester Berlin) Digital Phonograph Cylinder Record Transfer by “The Cylinder Archive”

İkinci yarının sonlarına doğru, bir başka sahne:

Jung: “Seks içgüdüsü ile ölüm içgüdüsü arasında kurduğun bu benzerliği açıkla.”

Spielrein: “Profesör Freud, cinsel dürtünün basit zevk dürtüsünden geldiğini iddia ediyor. Eğer haklıysa sorulması gereken neden bu dürtünün sıklıkla başarılı bir biçimde bastırıldığı.”

Jung: “Zarar verme ve kendine zarar verme dürtüsüyle ilgili bir teorin vardı; biri kaybeder.”

Spielrein: “Cinselliği bir füzyon olarak düşündüğümüzü farzedelim —kendini kaybetmek, sizin deyiminizle— fakat, kendini diğerinde kaybetmek… Başka deyişle bireyselliğin, kişinin kendisi tarafından yıkımı… Ego, kendini koruma güdüsüyle, bu dürtüye karşı koymaz mı kendiliğinden?”

Jung: “Yani sosyal sebeplerden değil de bencillikten mi?”

Spielrein: “Evet. Diyorum ki, belki de gerçek cinsellik egonun yıkılmasına ihtiyaç duyuyor.”

Jung: “Başka bir deyişle Freud’un önerisinin tam tersi?”

İmâlı bir sessizlik ve sonrasında…

Carl Jung bu, durur mu! Hemen yapıştırır cevabı:

Vurur kırbacı, vurur kırbacı…

Freud sorar:

“Cinsel dürtünün gerçekten de şeytani ve yıkıcı bir güç olduğuna inanıyor musunuz?”

Spielrein: “Evet ve aynı zamanda yaratıcı bir güç, üretebilme anlamında. İki bireyin yıkımından ortaya yeni bir varlık çıkarıyor fakat cinsel ilişkinin kendini mahvetme doğasından ötürü birey her zaman direnişi yenmelidir.”

Freud: “Hmm… Kimi zaman bu düşünceyle mücadele ediyorum ama sanırım cinsellik ve ölüm arasında yıkılmaz bir bağ olmalı… Bu ikisi arasında tasvir ettiğiniz gibi bir ilişki göremiyorum. Ancak konuyu ilham verici bir biçimde izah ettiğiniz için müteşekkirim.”

Spielrein: “Alanımızdaki her tür dini boyuta tamamen karşı mısınız?”

Freud: “Genel olarak birinin Rama’ya, Marx’a veya Afrodit’e inanmasını umursamam; yeter ki bunu muayenehanenin dışında bıraksın.”

Spielrein: “Dr. Jung’la tartışmanızın temel sebebi bu mu?”

Freud: “Dr. Jung’la bir tartışmamız yok. Onun hakkında yanılmışım. Benden sonra çalışmamızı sürdürebilecek yetenekte olduğunu düşünmüştüm. Bu ikinci sınıf gizemciliği ve kendini yücelten şamanizmi kabul edemem. Bu denli acımasız ve kendini beğenmiş olabileceğini de fark edemedim.”

(…)

Spielrein: “Hastalarımıza ‘işte bu yüzden bu haldesiniz’ demeyelim diye bir yol bulmaya çalışıyor. ‘Olmak isteyebileceğiniz şeyi size gösterebiliriz’ diyebilmek istiyor.”

Freud: “Başka bir deyişle tanrıyı oynamak.”

“Bunu yapmaya hakkımız yok. Dünya bu şekildedir (The world is as it is). Ruhsal sağlığın temeli, anlamaya ve kabullenmeye dayanır.”

“Bir sanrının yerine bir başkasını koyan bir bakış açısının ne gibi bir faydası olabilir?”

Bir ara, Freud’un masasında Spielrein’ın Über Den Psychologischen Inhalt Eines Falles von Schizophrenze (Demenzia Praecox) isimli eserini görürüz. Konuşmaları, orada öne sürdüğü tezlerle ilgilidir. Takip eden diyaloglar ise Freud’un Dr. Jung’la ilgili hayalkırıklığını özetler niteliktedir. İlişkilerinin nasıl sona erdiğini daha sonraki bir mektuplaşma sahnesinde izleriz. O sahnenin sonunda okunan Sigmund Freud mektubu, taşıdığı üslubun ve dolaylamanın muhteşemliğiyle bir aşağılama şaheseri olarak kabul edilebilir; ben öyle ettim veya…

Ama bundan öncesinde, aynı sahneden devamla:

Spielrein: “Beni sevdiğini düşünüyorum.”

Freud: “Korkarım sarışın Siegfried ile mistik birleşme fikriniz kesin olarak ölüme mahkum. Aryanlar’a güvenmeyin.”

“Biz Yahudiyiz Bayan Spielrein ve öyle de kalacağız.”

Hastalar, bazen doktorlardan daha doktor olamazlar mı?.. Olabilirler.

Ya da,

ne hastalar hasta, ne de doktorlar doktordur. Bazen…

Ve galiba en güzeli de, hasta doktorlarmıştır.

Onlardan biri: Otto Gross. Filmdeki en sağlıklı doktor, insan, odur belki de…

Filmin sonunda, 1919’da, Berlin’de açlıktan öldüğünü öğreniriz “kendisinin”.

Ülkesine döndükten sonra Sovyetler Birliği’nin ünlü psikoanalistlerinin birçoğunu yetiştirmiş olan Sabina Spielrein, evet, bir Yahudi olarak ölecektir; 1941’de, Rusya’da, doğduğu yer olan Rostov-on-Don kasabasında doktorluk yaparken, onları bir şinagoga tıkan naziler tarafından vurularak… İki kızıyla birlikte…

Son sahneden bir öncesinde, “Bazen yaşamaya devam edebilmek için affedilmez bir şey yapmamız gerekir.” diyen “Dr” Jung… Bu sözü ilk söyleyen o değildir.

Evindeki kapının üstüne Erasmus’un Adagia’sından gelmiş Latince bir ifade, “Vocatus Atque Non Vocatus Deus Aderit” (Called or not called, the god will be there.) yazdıran bir “Bilim Adamı”dır Jung.

A Dangerous Method

Birinci Dünya Savaşı sırasında bir rahatsızlık geçiren ve sonrasında dünyanın en önde gelen psikiyatristi sayılarak hayatını sürdüren Jung, karısı Emma ve metresi Toni Wolff’la yaşadığı bu hayatın ardından, 1961 yılında “huzur içinde” ölür.

Freud’u göklere çıkaran bir film değil bu (çıkarıyor da olabilir, bir görüşe göre) ama, bir taraf tutuyorsa, ancak Freud’un tarafını tutuyor denebilir. İnsanların kendilerini tabi tuttukları kimlikler, o kimliklerinden ve inançlarından sıyrılamadıkları sürece, mutlak gerçekten, özgürlükten uzak tutmaktadır bilimi (Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Thomas S. Kuhn). Freud’dan daha genç olmasına rağmen “normal bilim” öncesinde kalmış bir bilimadamıyla, dünyanın geri kalanına kendi “paradigmasını” yeni yeni benimsetmekte olan diğer bir bilimadamı arasında geçenleri izleriz filmde. Irkçılık ve sınıf ayrımcılığı vurgusuyla da işlenen bir dönem havası… Bunu Jung’ın bilime ve hayata bakış açısını itin götüne sokan bir film olmasından da anlayabiliyoruz; her ne kadar buna aykırı görünebilecek mutlu mesut, sakin bir hayatın tanıkları olsak da, izleyiciler olarak. Aslında bunu (itin götüne sokmayı) filmin değil de, hikâyenin metnindeki haliyle Spielrein’in yaptığını söylemek çok daha mümkün. Özellikle sondan bir önceki sahnedeki konuşmalarıyla.

Sonuncu sahnede ise malikane bahçesinin göle bakan ucundaki alçak dalgakıranların üstündeki bambu koltuğuna gömülmüş Jung’ı izleriz. Oldukça düşünceli ve yıkılmış bir halde…

Başlığımı “Destruction explained’li” yaptım ama, anlaşılacağı üzere (anlaşılmayacağı üzere ya da), ancak bahsi geçen kitap ve bahsettiğim filmle birlikte bir anlam kazanabileceğini düşünüyorum bunun. Belki… Ya da benim anladığım şey anlamlandırılabilir (daha bir…).

A Dangerous Method filmiyle tanık olduğum bir başka husus da şu oldu: IMDb’de gördüğümüz her “notu” mutlak doğru kabul etmemek gerekiyor.

Bu her şey için geçerli değil miydi zaten?

İşte, oyunu bozan da bu.

Kategori: yazı