Diyâr-ı Bekir ne yana düşer usta, hicran ne yana?

Ali Riza Esin, 4 Aralık 2011 — 10 dk.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, falan filan iken, develerin götünde pireler uçuşur iken, feşmekan bilmemne iken…

Bir gün bir asker varmış ve olmayınca olmuyormuş komutanlar…

Geçmiş zaman… Yersiz bir yerdeki askeri bir kamp… Bu kamp, dış dünyaya kapalı, adeta izole edilmiş bir şekilde işlemektedir, fonksiyonları ve yapısı gereği. Askeri disiplin üst düzeydedir.

Bir gece o kamptaki askerlerden ikisi, görev iznine gidecek olan arkadaşlarını dışarıdan uğurlamak için ve resmi izin almadan, yakın arkadaşlarından başka kimseye de çaktırmadan, sivil kıyafetler kuşanıp kamp dışına çıkarlar. Askerlik dilinde bunun adı firardır.

O gece o kampta görev yapan asteğmenlerden en burdurlusu nöbetçi subayıdır tesadüfen. Başka bir yedeksubay arkadaşının nöbetini devralmıştır. O saatte hiç adetleri olmadığı halde, aklına esmiş, gecenin bir vaktinde yoklama yapmıştır. Nöbetçi subayı gaipten sesler duymuş veya birileri kendisine birşeyler fısıldamıştır. Askerler sayılır. İki er kayıptır.

Konu sorulup soruşturulmuş ve anlaşılmıştır. Firarları verilir, kampın dört bir yanına ekstra nöbetçiler dikilir. Tüm bunlardan ancak döndüklerinde haberdar olacak erler, karşılarında fellik fellik kendilerini arayan arkadaşlarını bulur ve fakat o arkadaşlar nöbetçi suretinde dikilmiştir karşılarına. Yakalanırlar.

Kampın doktoru, bir başka yedeksubay Asteğmen tarafından alkol testine tabi tutulurlar. Alkollü değillerdir. Sorgulanırlar. Hayır, kerhaneye falan gitmemişler, başka bir uğursuzluğa, bir ahlâksızlığa karışmamışlar, çalıp çırpmamışlardır. Serserilikleri teşebbüste kalmış, arkadaşlarını otobüsle uğurlamadan önce bir lokantada yemek yiyip sohbet etmişlerdir anlaşılan. Sabah olacaklar konusunda sözlü olarak iyice bir korkutulduktan sonra yatmaya gönderilirler.

Sabah bir Astsubay gözetiminde kampın berberine götürülürler. Saçları sıfır numara traş ettirilir. Görev yerlerinde kullandıkları günlük kıyafetlerini giymelerine izin verilmez, bulunur buluşturulur, kendilerine birer tektip er kıyafeti giydirilir.

İçtimaya çıkarılırlar. Kampın tüm askerleri bir meydana toplanmışlardır, normal görevleri esnasında o kampta hiç görülmeyen bir şekilde. Firar suçlusu askerler meydanın ortasına çağırılırlar. Koşar adım gidip gösterilen yere dikilirler. Kamp komutanı da oradadır ve kampın subay-astsubay tüm komutanları…

Herkes esas duruşta dinlerken kamp komutanı yaptıklarının nasıl bir şerefsizlik olduğu konusunda tüm askerleri bilgilendirir. Kabahatli erleri kamp komutan yardımcısına teslim eder. İçtima bitmiştir. Askerler uygun adım görev yerlerine dağılırlar.

Meydanda kalan iki er, kamp komutan yardımcısı, bir Astsubay Başçavuş ve bir Doktor Asteğmen eşliğinde kamp karargâhının kapısı önüne kadar yürütülürler. Binanın önündeki yeşillendirilmiş bir yere, tam karargâh kapısının önündeki çimlere yüzükoyun yatmaları istenir. Yatarlar. Biraz daha yaklaşmalıdırlar birbirlerine. Kolları birbirine değecek yakınlığa gelinceye değin yaklaşırlar. Yanakları çimlere değer bir biçimde, birbirilerinin yüzüne bakar bir pozisyonda beklemeye başlarlar.

Biraz sonra başka bir er, kamp komutanının postası, tahta bir sopa getirir. Bir beyzbol sopası uzunluğunda, o tür bir sopanın en ince ve en kalın yerlerinin ortalama kalınlığında bir sopadır bu.

Kamp komutan yardımcısı kişisi, tiz sesiyle avazı çıktığı kadar bağırarak yerdeki erleri azarlar önce. Hakaretler eder. Artık yiyecekleri bariz olan dayağın ardından bunu bir daha yapıp yapmayacaklarını sorar. Bir daha yapmayacaklardır elbette ama olsundur. Yine de sopalanmalıdırlar.

Üsteğmen rütbeli kamp komutan yardımcısı yüzükoyun yatmış askerlerin bacaklarının tam baldırlarına denk gelen noktalarına, yumuşak etlerine var gücüyle vurmaya başlar seri hareketlerle ve ara vermeden. Temposuz ve saymadan, saydırmadan, sopasını rastgele sıklıklarla indirerek dövmektedir yerdeki erleri. Birini bırakıp diğerine vurmakta, fasılası belirsiz bir şekilde diğerine yönelip döverken her ikisini de aynı anda dövermiş gibi yapmaktadır. Bir yandan bağırmaya devam etmekte, ince sesi karargâhın bulunduğu avluda çınlarken askerlerin bacaklarına indirdiği sopaların kemiklerine değmemesine özellikle özen göstermekte, hep aynı noktaya isabet ettirmek ustalığını göstermektedir. Bağırmasına, kendisini kaybetmiş gibi bir görüntü çizmesine rağmen soğukkanlılığıyla dikkat çekmektedir.

Komutan dayağı yiyen askerlerden biri ağlamaya, sızlanmaya başlar. Diğer asker yüzü ona dönük sızlanan, zar zor tuttuğu nefesini bağırmak için ağzını açtığında şiddetle yüzüne üfleyen bu arkadaşına direnmesini, dayanmasını tembihlemeye çalışmaktadır bakışlarıyla ama nafiledir. Acıdan artık bağırarak ağlamaya başlayan diğer askerin feryatları, onları döven komutanlarının seslerine karışmaktadır. Kısa bir süre sonra metanetini korumaya çalışan askerin gözünden de ince damlalar halinde yaşlar sızdığı görülür.

Bu bitmeyecekmiş kadar uzun gelen ancak toplamda en fazla beş dakika kadar süren işkence, nihayet sona erer. Yüz ifadesinden az önceki görevini başarıyla tamamlamış ve müsterih bir asker edası okunan komutan yardımcısı, cezalandırdığı askerleri sabahleyin onları traş ettirmiş olan astsubaya teslim etmeden önce tüm olayı kendisiyle birlikte izlemiş bulunan doktora askerlerin hayatta olup olmadıklarını sorar, gayet sakin bir ifadeyle ve sanki biraz önceki şiddeti sergileyen kişi o değilmiş gibi.

Yürüyebilmeleri biraz zaman isteyecektir ama hayır, askerler ölmemişlerdir. Biraz daha yüzükoyun yatmalarını salık verir Doktor Asteğmen onlara. Askerler acılarının dinmesini beklerken, Astsubayla karşılıklı birer sigara yakarlar. Kamp komutan yardımcısı olay yerinden ayrılmış, karargâhtaki odasına çekilmiştir.

Kısa bir süre daha yerde bekledikten sonra askerler yerden kalkıp üstlerini başlarını toparlamaya çalışırlar. Baldırlarına oturan kan, kabaran derilerinin dışına taşıp giydikleri haki renkli pantolonlarında yer yer lekeler oluşturmuştur. Ayağa kalkmaya çalışırken derilerine yapışmış kumaşı acıyla çekiştirerek düzeltmeye çalışan askerler sızıları devam etse de yere basabilmektedirler. Yürüyebileceklerdir.

Nitekim, görevli Astsubay onları yeni görev yerlerine, kampın yeni çimlendirilen geniş alanlarından birinin taş duvar inşaatına götürerek oradaki Diyarbakırlı bir inşaat ustası askere teslim eder. Askerlerin yeni görevleri inşaat alanına yığılmış taşları taraklı keskiyle yontarak düzleştirmek, düzleştirdikleri bu taşlardan yığma duvar ören arkadaşlarına yardımcı olmaktır.

Cezaları bu şekilde devam edecek askerler, yaklaşık iki ay boyunca bu görevi sürdürecekler, bu arada taş yontmakta, harç karmakta, duvar örmekte, Kürt aksanıyla konuşan inşaat işçisi, ustası er arkadaşlarının söylediklerini anlamakta ustalaşacaklardır. Bu esnada baldırlarındaki dayak izleri kaybolmamış, ancak kırmızıdan morla kahverengi arası bir renge dönüşmüştür. Dokundukları anda bir süre daha acıyacaktır sopalanan yerleri.

Daha sonra cezalarını tamamlayan askerler birbirileriyle temas etmeyecekleri bir şekilde aynı kamptaki ayrı görev yerlerine verilirler. Yeni görev yerleri taş duvar inşaatında çalışmaktan hallice, ancak ceza almadan önceki görevlerinden çok daha sınırlayıcı, yine de onlar için kötünün daha iyisi yerler ve görevlerdir.

Askerler asli görevlerini yerine getirirken, diğer askerler gibi gece nöbeti görevlerini de yerine getirmeye devam etmektedirler. Askerlik hayatı onlar için bu şekilde güle ağlaya devam eder.

Günlerden bir gün, askerlerden birinin bir gece nöbetinde, kampın nöbetçi komutanı onlara dayak yerken eşlik etmiş olan Doktor Asteğmendir.

Asteğmenlerin erlerden zorunlu askerlik hizmeti anlamında bir farkları yoktur ve bu bir çeşit kader arkadaşlığı gibi görülen durum, aralarında belirli bir samimiyetin kurulmasına da fırsat tanımaktadır. Askerler Asteğmenlere aralarında “Astek” demektedirler kısaca ve görevlerini aksatmadıkları, aralarındaki mesafeyi tek yanlı da olsa korudukları sürece kimsenin bu durumdan bir şikayeti yoktur. İşte böylesi bir fırsattan istifade, Doktor Asteğmen nöbet tutan askeri yakınındaki kendi nöbet yeri olan, giriş kapısının hemen başındaki geniş kulübenin içine davet eder.

Hemşerisi askere sigara tutar Astek. İkisi de İstanbulludur. Asker sigara kullanmadığını söyler. Asteğmeni kendine bir sigara yakarken, “Bak şimdi ne yapacağım…” diyerek askerin dikkatini çeker.

Astek telefona sarılır ve dahili olduğu kısalığından anlaşılan bir numara çevirir.

Aradığı kişi kamp komutan yardımcısı Üsteğmendir. Asteğmen sakin bir ifadeyle, “Komutanım, saat geç, biliyorum ama… Arkadaşlarınız olduklarını söylüyorlar, o yüzden sormak durumundayım; ziyaretçileriniz var, arz ederim.” diye konuşurken yine sakince sigarasını küllüğe silker.

Normalde Asteğmenin kulağına dayalı telefonun ahizesinde saklı kalması beklenir ses, aynı tiz sesle bağırması nedeniyle kulübenin içindeki asker tarafından da duyulabilir bir şiddetle, “Kimmiş arkadaşlarım? Benim arkadaşım falan yok?!!” cevabını haykırır.

Asteğmen, “Komutanım, ta Diyarbakır’dan gelmişler, kalacak yerleri yokmuş, o yüzden hemen sizi görmek istemişler…” diye yanıtlar kamp komutan yardımcısını.

Kamp komutan yardımcısı, Asteğmenin sözünü bitirmesini beklemeden bu defa daha şiddetli bir şekilde bağırmaya devam eder. “İstemiyorum! Görmek istemiyorum! Kimse onlar defet gitsin! Bu saatte ziyaretçi mi olurmuş! Oraya getirtmeyin beni sakın! Defet gitsinler! Defet çabuk! Defet! Defet! Defeeet!” diye bağırarak telefonu kapatır.

Telefon yüzüne kapanan Astek gülmeye başlar. Durum gariptir. Ortada ziyaretçi falan olmadığı gibi, Asteğmen de komutanıyla yaptığı konuşma sonrasında kahkahalara boğulmuştur. Anlaşılan, askerin de gülmesi gerekmektedir bu duruma. Ancak hiçbir şey anlamamış gibi duran asker, ciddiyetiyle Astek kişisinin halini olsun komik bulması gerektiği hissi arasında bocalamaktadır. Yarım ağızla da olsa gülümser.

Astek durumu açıklar. Der ki, “Bu Üsteğmen var ya bu Üsteğmen… Buraya gelmeden önce İstanbul’da öldürülen bir Binbaşı’nın komutan yardımcısıydı…”

Askerden İstanbul’daki bir cinayete kurban giden Binbaşı’nın kim olduğunu bilmesini istiyor gibi bir hali vardır Asteğmenin. Oturduğu yerde gülümsemesi yarım kalmış bir şekilde ağzı açık, masasının hemen yanında ayakta duran askere “Ne o, bilmiyor musun?” diye sorar.

“Bilmiyorum komutanım?” cevabını alır.

Astek devam eder; “O suikast eylemini komünist bir örgüt üstlendi, ölen Binbaşı Diyarbakır’da cezaevi komutanıydı… İşkenceci diye öldürüldüğünü duydum bir yerlerde… İşte bizim Üsteğmen de onun yardımcılarındandı…”

“Cezaevi komutan yardımcısı…” diye de ekler…

Bir ustadan(!) dayak yemiştir asker. Aynı sopalama tekniği daha önce kimbilir kimlerde denenmiştir diye düşünür.

“Korkusundan kamptan çarşıya bile çıkmıyor, bilmiyor musun?” diye sorar Asteğmen askere. Kısa bir suskunluk ânı yaşanır.

“Ya, işte böyle…” der Asteğmen ve kültablasında kendi kendini içip bitirmiş sigarasından son bir nefes çekerken sorar:

“Bacaklarının acısı geçti mi?”

“Geçti komutanım!” der demez asker, yarım yana eğik kafalı bir usta asker selamı çakar Doktor Astek kişisine ve nöbet yerinin yolunu tutar.

Onlar ermiş muradına mıydı neydi, nasıl oluyordu bunun sonu?

Ha tamam, hatırladım…

Uykularınızda başarılar dilerim.

Kategori: yazı