Duvar yazıları ve sosyal medya ve edebiyat ve bi’ şeyler bi’ şeyler

Ali Riza Esin, 12 Mayıs 2011 — 7 dk.

Bu yazıya dökeceğim herşey birbiriyle ilintili aslında ama sanki farklıymış gibi duran önemli ve güncel bir konuyu en başına almak istedim temize çekerken.

Sansür konusunu…

15 Mayıs 2011 tarihinde “internet sansürü”ne hayır diyen bir grup insan, son günlerde ayyuka çıkmış bir durum üzerine protesto yürüyüşü yapacak.

Şurada var konuyla ilgili bazı bilgiler. Şurada… Ve şuradaŞurada da…

Daha önce ben de bahsettim biraz. Orada da var ilgili başka bağlantılar.

Sansüre “dur!” demiyorum. Geç diyorum. Geçiniz…

Geçecek.

Sosyal medya ve edebiyat deyince, hayır, korkulan olmayacak. “Ağzı olan konuşuyor.” demeyeceğim. Konuşacaklar tabii, ağızları varsa ve konuşmak için nedenleri ve olanakları… Sosyal medyalardaki edebiyat parçalamalarından filan da bahsetmeyeceğim. Yok öyle birşey zaten. Olan biten şey o değil ya da…

Demek isteyeceğim ki, edebiyat denilen şey, zıttının parçalanarak yapıldığını söyleyelim veya söylemeyelim, hayatın ta kendisi (olmalıydı) aslında –veya edebiyat bildiğimiz gibi değil.

Korktuğunuz bu olsun. Başka bir “bildiğiniz gibi değil” yazısı daha yani… Ya da bir çeşit “Kurtaracağım sizi bu sefil hayattan çünkü bir tek ben biliyorum doğrusunu. Okuyun bre cahiller!” yazısı… İkna yazısı… Retorik.

Ruhlarına rahmet okuduğum başka bazı tanımlamalar gibi, retoriğin de canı cehenneme, –ben ve kendim en azından– birşeyler söylerken kimseyi ikna etmeye çalışmıyoruz aslında. Söylüyoruz, geçiyoruz sadece. Veya orada kalmalı. Hani, söylemek değil “söylenmek” de denebilir belki o haliyle. Olsun.

Sözün retorik hali, onu öyle yapanların veya öyle anlayanların sorunu. Yüzyıllardan bugüne değin yaşattığımız çok büyük bir sorun hem de. Taş gibi… Yutamamış olmakla dövündüğümüz değil; yutmamış olmakla övündüğümüz…

* * *

Değişiklik, değişim filan diyoruz da, değişime direnç, “Kimin ya da neyin ‘lehine’ bir değişiklik?” diye bakıyor hadiselere ilk elden. Önce onu açık etmek gerek. Parçaladılar çünkü ve herkes kendi tarafından bakıyor ve görüyor hadiseleri. Şimdilerde ise gönlümüzü çalmaya çalışıyorlar. Tek dünya, tek devlet!

Değiştirmek kolay değil. Yıkıp yeniden yapması daha kolay.

Parçaladılar derken…

Şunu söyleyen adam öldürüldü ve cinayeti üstlenen (üstüne alınan) olmadı:

“İnsanlar çoğu zaman birbirlerinden nefret ederler çünkü birbirlerinden korkarlar; birbirlerinden korkarlar çünkü birbirlerini bilmezler; birbirlerini bilmezler çünkü birbirleriyle iletişemezler; birbirleriyle iletişemezler çünkü ay(ı)rılmışlardır.”

İsim vermiyorum ama aynı şeyi söyleyen birkaç eski isim daha biliyorum ve söyledikleri sözleri yazabilirim. Kelimesi kelimesine aynılar hatta. Yapmayacağım; kendilerine sorun.

Sidik yarıştırıyoruz. Hangimiz daha uzağa işersek artık…

* * *

Demokrasi ve özgürlük kavramlarının evrensel normları olabilir elbette ve vardır, ama yerel normların (kişisel normlar hatta…) işleyiş biçimleri evrensel normlardan daha tanıdık geliyor büyük çoğunluğa. Bunu görmek gerek önce. Değişimden ne kastedildiğini bu unsuru –kimin lehine sorusunun cevabını– ortaya koymadan anlatmak zor. Fayda tanımları ise kişiden kişiye değişiyor; değişmeyen tek fayda simgesi var.

Gücünü güç simgelerinden alan erk sahiplerinin o erke sahip olmayanları avutmak için icat ettiği aidiyetlerse diğer kesimin, yani büyük çoğunluğun temel dayanak noktaları. Zorla yıkılabilir ama kolay kolay sarsılmaz.

Hele hele ikna, imkansız ötesine itilmiş oluyor haliyle. Ve haliyle zorla ikna yöntemlerine başvuruyor, herhangi bir değişikliğe taraf olanlar ve karşıtları.

* * *

Edebiyat…

Aslında duvar yazılarıyla başladı herşey. Duvar yazıları diye küçümsenerek başladı.

Onlar orda duruyorlardı zaten taş gibi; mağaralarda, taştan duvarlarda, sonra sonra şehirlerde, caddelerde…

Şimdi şimdi…

Tanımı anlamında mağaralarda yaşayanına deniyor şimdi. Kovuklarından memnun olanlarına. Arada bir baş veriyor; kitaplarla…

Edebiyat, evet.

* * *

“70’li yılların başında, elinde kireç tebeşirle Maçka Üniversitesi’nin duvarına ‘Niye Birbirinizi Öldürüyorsunuz?’ diye yazan küçük kıza.”

Bu bir kitabın girişindeki ithaf notu. “Biz Duvar Yazısıyız” kitabının. Hemen başlarındaki sayfaların birindeyse şunlar okunuyor:

“Graffitilerin çoğunun içeriği politik ve anarşik. Anarşizm, bireyin devlete ve yönetimdeki güçlere yasal olmayan yollardan karşı çıkışı olarak tanımlanabilir. Graffitilerin çoğu da, belki özel olarak bunu amaçlamasa bile, aynı karşı çıkışı bünyesinde barındırıyor. Bu özelliğinden ötürü, otoriteler, bazen duvar yazarları için özel duvarlar, yerler ayırıyorlar. Ancak o zaman görüyoruz ki, yeni graffitiler, bu duvarlara değil, örneğin duvarın çevresine, ‘yasal olmayan’ yerlere yazılmaya başlıyor. Metro istasyonlarında graffiti yazılıp çizilmesine izin vermek, böylelikle yasal olmayan graffiticiliği önlemeye ve aynı zamanda çevreyi de böylece daha güzel kılmaya çalışmak, yaygın uygulamalardan biri. Ancak hiçbir şey duvar yazıcılarını ‘durduramıyor’. Her zaman bir boşluk buluyorlar.”

Kitaptan alıntı bir söz (duvar yazısı):

“Paranoyak olman seni takip etmedikleri anlamına gelmez.”

Garip…

Şöyle garip, bu söz bir duvar yazısı olmadan önce takip edilenlerin değil, takip edenlerden sandığımız birisinin, Henry Kissinger’ın, biraz farklı söylenmiş bir sözüne çok benziyor. Orijinali şu:

“Even a paranoid can have enemies.”

Klişeyi tekrar edeyim: Hangi dünyada yaşıyoruz?

Dişisini tekrar edeyim: Aynı dünyada…

Ve korku imparatorluklarında korkutanlar korkanlardan daha az korkmuyor.

* * *

İnançlar… Değer yargıları…

Sadakat… Sadakatsizlik…

Ezberlerimiz…

Ambrose Bierce, şöyle tarif etmiş bunu, dinler üzerinden: “Sadakatsiz: New York’ta Hristiyanlık dinine inanmayan kişi; Constantinople’da inanan kişi.”

Aynı şeylere bakıyor, farklı şeyler algılıyoruz güpegündüz. Süzgeçler yeni değil.

* * *

Sene 1988*…

Gülay Kutal imzalı bir kitap çıkmıştır. Kitabı dahil ettikleri kategori ismi, kitabın isminden daha ilginçtir:

“Yaşadığımız Dünya Dizisi”.

Bunu “Nerede yaşıyorsunuz?” diye sorar gibi okumak mümkün.

Veya, “Edebiyat” gibi büyülü bir başka dünyadan sıyrılan bir faninin ayakları yere bastığı anda hissettiği ilk şeyi dillendiriyormuş gibi okumak da…

Popüler diyememişler veya… Küçültür.

Metis de yaşadığı dünyanın yalancısı nihayetinde, bir “Edebiyat dışı” kategorisi ismidir bu; Yaşadığımız Dünya…

Kitabın adı, “Biz Duvar Yazısıyız”dır, evet.

Yazarın kitabın son sayfasına düştüğü nottan kitabın 1987 yılının Şubat–Eylül ayları arasında yazıldığını anlıyoruz. Oslo’dan seslenmiş kendisi bizlere…

“Avrupa ülkelerinden ve Sovyetler Birliği’nden toplanmış duvar yazıları, yüz yüze dile getirilemeyen duyguları, korkuları; gazetelere basılamayan istekleri, eleştirileri; gizli kalmış yetenekleri, güzellikleri, çirkinlikleri döküyor ortaya. Duvarlar yaşadığımız dünyanın en sansürsüz diliyle konuşuyor.” diyor web sitesindeki küçük tanıtım yazısında.

İlk sayfasında yer aldığı kategoriyi gerçeklemekle mükellef paragrafta ise şunlar yazıyor:

“Yaşadığımız Dünya‘nın bir anlamda giderek küçüldüğü bir gerçek: Sesler, görüntüler ve insanlar eskisinden daha hızlı hareket edebiliyor. Ama “kuş uçuşu” değil 80 günde, 8 dakikada turlanabilen bu dünya üzerine bilgimiz aynı oranda çeşitlenip genişliyor mu? Yaşadığımız Dünya’da olanları yeterli düzeyde izleyebiliyor muyuz?”

Şöyle bitiyor mevzu: “Dünya dönüyor! Ve siz de üzerindesiniz.”

* * *

Peki, sosyal medya bunun neresinde?

İletişim?..

İletişimde “bire bir” veya “bire şu kadar kişi” yerine “ortaya” konuşmak… Hani, söylemek değil, “söylenmek” de denir.

Duvar yazılarıyla biraz akrabalıkları yok mu sizce de?

Kimse kimseyi ikna etmeye çalışmıyor artık, sevgili retorik!

“Edebiliyor mu?” diye sorayım ya da… “Şöyle de birşey var…” tadında konmadıkça ortaya…

* * *

Edebiyat var, edebiyat dışı var… Biz varız ve bizim dışımızdakiler…

Uyanın artık efendiler! Dünya öyle bir yer değil.

Ve öyle bir yer değilse, sizin yüzünüzdendir!

 

 

* Metis Kitap web sitesinde, kitabın ilk basımının 1989 olduğu belirtilmiş ve fakat bendeki baskısında “7. Basım: Mayıs 1988” yazıyor. Hangisi doğrudur bilmiyorum.

Kategori: yazı