Hakkıdır hakka tapan milletimin…

Ali Riza Esin, 17 Mayıs 2010 — 3 dk.

Ben Baykal ismini ilk defa babamdan duymuştum. Ecevit fanatiklerindendi babam, ondan öncesinde TİP’in eski üyelerinden. Üye dediysem, öyle parti kurucusu olabilecek denli birikime sahip bir fikir adamı değildi, daha çok bir zikir adamıydı; yine de değerli bulurum bunu, kendi dünya görüşüm bağlamında.

O ve onun gibi “solculuğu” yol bellemiş diğer sıradan insanlar yazdılar “Karaoğlan”ı ve “Orta Sol”u dağlara taşlara, çünkü o günlerin CHP’si, dillere ve zihinlere pelesenk olmuş “haksızlıkların” önüne geçebilecekmiş gibi görünen tek kitle partisi görünümündeydi.

Ecevit demek dürüstük demek, Ecevit demek kara kuru ve o sıradan vatandaşlara benzeyen tipte bir insan, yine de okumuş etmiş, iyi yazabilen, iyi konuşabilen, Amerika’ya İngilizce diklenebilen, “gıdığı sarkmamış” biri demekti. “Ecevit Mavisi” demek umut demekti, hele ki İnönü’den sonra.

Ben o zamanlar çocuktum.

Sonra büyüdüm. Köprününün altından çok sular aktı. Babamın teslim ettiği özgürlükle kendi oylarımı kendim kullandım. Büyüyene değin çok şeyler gördüm ama Baykal’ın “Solgun Ecevit Mavisi renkli” donunu göreli pek fazla olmadı.

Hayır, Baykal’ın kim ve ne olduğunu ne babamdan ne de paçalı donundan öğrenmiş değilim. Bunu yaşayarak, okuyarak ve dinleyerek edindiğim bilgilere, tecrübelere ve daha çok bir insanın bir başka insanı gördüğünde edinebildiği olumlu veya olumsuz hislere, kafamda yarattığım kendi Baykal imgeme borçluyum. “Hırs”ın öylesini bin metreden tanır ve dışlarım, her ne kadar ta çocukluğumdan gelen ve ondan sonrasında maruz kalmış olabileceğim dış tesirlerin etkisini şimdi inkar edemeyecek olsam da.

Tüm bunlar ışığında bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak ifade etmek istedim ki, Baykal ismi bu ülkenin siyaset tarihinin gördüğü en büyük felaketlerden biridir. Yarattığı hayal kırıklığı ve tahribat, açtığı delik o kadar büyüktür ki, kırk CHP’li bir olsa yamayamaz; yamasalar da yamalı bir don bu ülkeye bu saatten sonra yakışmaz. Geçti o günler…

Böylesi bir “baş” olma hırsına sessiz sedasız boyun eğen, pasifize olmuş, kutsallaştırılmış bir iktidar için sırasını beklemeye razı, sinik ve silik bir başkasından da hayır gelmeyecektir, ne o partiye ne de bu ülkeye. Yoksa yoktur, kertenkele kuyruğu değil bu.

En büyük marifeti, parti olarak rakibi(!) AKP’nin bugün Türkiye’nin en sosyal demokrat partisi olarak algılanabiliyor olmasına yaptıkları istemsiz ve isteseler de zaten beceremeyecekleri görüntüsü veren, tarihin tarifine muhtaç talihsiz katkıdır.

Bana göre ikinci en büyük marifeti ise Ankara’nın göbeğine kondurduğu, milletin CHP yönetimine dahil ve müdahil bir kısmının çağdaş medeniyetler seviyesine kat çıkmasını sağlayan parti binalarıdır; güle güle otursunlar, oturdukları yerden siyaset yapmaya devam etsinler; akıl isterdi ki o binanın güvenlik kulübesi şemalinde olsun, Ankara’nın daha doğusundaki illere de yapabilselerdi, parti merkezi niyetine.

Seçim zamanlarında mütemadiyen “Aman oylar bölünmesin, sen de CHP’ye ver oyunu.” yollu tembihatlarını benden esirgemeyenlere selamlarımı sunarım burdan. Tanıdığım olsun, tanımadıklarım olsun, onlara bir kez daha biraz müstehzi, biraz acı, yarım ağız gülümseyişimi sunmak istiyorum son kez. O demokrat görünümlü çaresizlikle hiç işim olmadı şahsen, “kimin oyu nasıl ziyan olur”una hiç girmemiş olayım.

Bu ülkedeki siyaset hayatında rol oynayan liderlerin “liderlik” algılayışı ben kendimi bildim bileli “Pazara kadar değil, mezara kadar!” anlayışını güden başka taraftarlıklardan farklı değil. Bu da bana yenilenmeyi, tazelenmeyi, her dem yeniden doğmayı değil, çürümüşlüğü hatırlatır hep, her nedense.

Kumaşta mavi rengin bir özelliği de daha az kir göstermesidir. Kan da göstermez, operatör doktorlar onun için mavi veya yeşil giyerler.

Kategori: yazı