Krallar ve soytarıları

Ali Riza Esin, 18 Haziran 2013 — 3 dk.

Bir megalomana “dünyanın en karizmatik ve en güçlü adamı sensin” dersen bunu kabul etmekle kalmaz, buna dair inancını da pekiştirir. Bunu ben söylemiyorum, psikologlar söylüyor; bir bünyelerarası yaşantıyı tarifle.

Birisine olumlu anlamda “sen dünyanın en bilmemnesisin” demek o insana iltifattan sayılabilir —yerine göre— ama bunu tüm soyutluğuna rağmen gerçek olarak kabul etmeye hazır bir insanı tarif ederken söylemek, beyinsizlik değilse, duyacakların aklına hakarettir; bir çeşit insan zaafını kötüye kullanmaktan başka…

Dalkavukluk, yalakalık ve soytarılık tarihi, bu zayıflıktan faydalanmayı bilen, insan zaaflarından çıkar devşirmekte mahir olanlarca yazılmıştır — yazılmaya da devam etmektedir. Kraldan çok kralcılar, krallıklardan nemalanan işbirlikçilerin tarihi…

İşaret ettiğim yönüyle “faydacılık”, yalnızca temel ideolojisi bu olanların veya karakteri böyle olanların kullandığı bir yöntem değildir. Dünyanın ancak böyle yaşandığında yaşamaya hak kazanılan bir yer olduğunu düşünenler ve bu düstura göre davrananlar haricinde, toplumun genel tavrına bakarak karşılaştığı geçici bunalımları ancak böyle atlatabileceğini ön/gören ve bir noktadan sonra hayatını kendine böylesi fırsatlar yaratmaya adayanlar, yakaladıkları “durumları” değerlendirenler de, niyeti bozanlar da vardır.

Walter Benjamin, Zentralpark başlıklı yazısında bir dönemin entelektüel hava değişiminin hayat standartlarını nasıl dönüştürdüğünü (de) anlatırken bu olgudan dem vuran görüşü şu cümlesiyle mühürler:

“Baudelaire, onur namına hiçbir şeyin verilmediği bir toplum içinde şairin onur hakkını talep etmeye mecbur bırakılmıştı. Tavırlarındaki soytarılık bundandır.”

Baudelaire bir soytarı değildi.

Eyvallahçılık… “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek”çilik… Bunları içine “fırlatıldığımız” oyunun kurallarından saymaya devam ediyoruz. Sosyal hayvanlardanız nitekim. Görünür görünmez her türlü riyakârlıkla geçinip gitmektir işimiz — ve devrimcilikle sınanmışlarımız hariç, “böyle gelmiş böyle gider”ciyiz.

Devrimler tarihi krallıkların nasıl ortadan kaldırıldıklarını anlatan hikâyelerle doludur ama hiçbiri temel insanlık arızalarından bahsetmez bize: Hitler’den bahseder, faşizmden bahseder, kapitalizmden bahseder, komünizmden falan bahseder… Çünkü çıplak insan, bir başına hiçtir. Her bir insan, başka bir dünyadır çünkü ve tek tek ele alınması zordur. Her birey, şucudur, bucudur, insan olmaklıktan önce. Karşısındakini öyle tanımaya koşullandırılmıştır bireyler. Her sosyal durum, tek tek o duruma neden olan unsurlardan daha büyük, daha kitlesel, toplumsal olaylar bağlamında, genellenerek, toptancılıkla ele alınmalıdır — ki siyaset işlesin. Bunu yaparken sadece ideolojiler değerlendirilmeli, “ahlakçılık” şeklinde nitelendirilebilecek söylemlerden özenle kaçınılmalıdır. Siyaset ahlakı referans almaz.

Peki de, bu oyunda yaşanan her tatsızlık, çok temel insan zayıflıklarının (bkz. “arızalarının” demekten kaçınırken) eseri değil mi?.. — ve bu zayıflıklar üstünden geçinenlerin?

Ayfer Tunç’un bir yazısında “Benim dünya görüşümü insana saygı, özgür düşünce, vicdan, adalet duygusu, haysiyet ve erdem oluşturur. İçinde yaşadığım çağdan şiddetle mustaribim, dünya görüşümün içinde yer alan bütün kavramlar sızlıyor.” demesini insanlığın bu hallerinden mustarip bir insanın haykırışı gibi de okumamak elde mi?

Soytarılık kurumu yıkılmadan krallık kurumu yıkılmaz. Krallık kurumunu ortadan kaldırmakta samimi olanlar, önce soytarılık kurumunu ortadan kaldırmalıydılar. Krallık kurumu ancak kurumsal soytarılığın ortadan kaldırılmasıyla yıkılabilir. Soytarılıklara yol açan bir düzenin insanlığı yücelten bir düzen olmadığını kabul etmek, yukarıda saydığım türden canlıların işine gelir mi?

Bu mümkün görünmüyor…

ama “başka bir dünya mümkün” hâlâ.

İyi ki…

Kategori: yazı