Kullandığınız beden yanıt vermiyor: Gerçeklerle bağlantınız kesildi_

Ali Riza Esin, 28 Haziran 2013 — 11 dk.

Yeniden1 öğrendiğimize göre, okumaması bir yana2 internet kullanmayan bir başbakanımız varmış. Kesin bilgi…

Buna hayret ettik mi?

Demokrasi tarihine kimin gücünün kime yetebileceği konulu özdeyişlerle geçecek kendini bilmezliğin3, sınırsız iktidar tahayyülünün başka bir tezahürü de, muktedirin bırakınız cüssesine kıyasla kendine zayıf gelenleri, kendilerinden az saymaya devam ettiği başka güç odaklarını da etkileyebileceği, kendi oyununa dahil edebileceği sanrısına kapılması, — daha doğrusu bu sanrıdan bir türlü kurtulamadığı görüntüsü. Yabancı medya kurumlarını Türkiye’nin ekonomik başarılarına karşı geliştirilmiş bir komplonun içinde olmakla, yalancılıkla suçlamalarına en başta kendilerinin inandıklarını düşündüren halleri… Yoksa, bu kadar yalan boğar insanı.

Tarihinde ilk defa tüm yabancı ülke temsilcilerini aynı mekanda biraraya getirip, sene 2013, kendilerine bir propaganda gösterisi sunmak — sanki o insanlar bu ülkede yaşamıyorlarmış, olanı biteni kendi kendilerine değerlendirme kabiliyetinden yoksunlarmış gibi düzmece kurgulara inandırmaya yeltenmek, başka nasıl açıklanabilir, bilmiyorum.

Anal akım medyanın kapsama alanı büyüklüğünde bir kitleyle birlikte gerçekleri yutan bir yok sayma mekanizmasına dönüştüğünü, tarafsız haber ve enformasyon sunan birer aygıt olmaktan ziyade devasa bir dezenformasyon aracına evrildiğini —bariz başka örneklerinin yanısıra— en somut haliyle 15 Mayıs 2011 tarihinde, “İnternetime Dokunma Yürüyüşü” esnasında gördük, yaşadık.

O günlerde de “yabancı medya”dan izlemiştik kendimizi, dünyada bir ilk olan ve gayet yerli, gayet yerinde itirazları, internete filtre, sansür direnişini… O günlerde de Taksim’den Tünel’e kadar uzayan bir hak arayışını, bir direnişi daha görmezden gelmek görevini başarıyla(!) tamamlamıştı, tepelerine astıkları bayrağı sevdiğimin Türk televizyonları ve gazeteleri. Arşivleri karıştırdım da biraz, “Bilahare bakarız” demişim şahsen, hemen ertesinde… hazret-i medya’ya — aslında biliyorum ki kendi kendime…

Şimdi müsaade ederlerse hayret edebilir miyim? Yoksa kendimi suçlu mu hissetmeliyim?

Ne var ki, medya görünmezliği içine hapsedilseler de gücünü gerçekliğinden alan olgular halinde yaşamaya devam ediyor bu bazılarının kafasında nasıl-etsek-de-yok-etsek türüne giren gerçekler: Nasıl bir belaysa artık, yok saydığın her gerçek, sana rağmen gerçeğe dönüşüyor ve başlangıçta senin sayende olmayan o gerçek, yok saymaya devam ettiğin sürece, gittikçe senin sayende büyüyen, artık hükmedemeyeceğin bir gerçek halini de alabiliyor.4 Heyhat!.. En sonunda kendi elinde patlayacağını biliyorsundur da bir yandan, vesveselerinden ve kendini kandırmakla vardığın sonuçlardan arta bir yer kalmışsa hâlâ… beyninin belli-ki-ücra bir köşesinde.

Herkesi kendileri gibi zannetmekle kendileri gibi olmayanları kendileri gibileştirmek arasında gidip gelen bir akıl tutulmuşluğu… “Psikoloji Değil, Zihniyet Meselesi” diyordu ya Nuray Mert, acaba öyle mi?.. Bildiğimden değil, anlamaya çalışıyorum.

Siyasette, rengini parti programı ve uygulamalarıyla belli eden siyasetçilerin, hele günlük icraatlarıyla iktidar sahiplerinin hangi zihniyete ne kadar bağlı olduklarını kestirmek ve gelişen olayları bu sabit çerçeveden değerlendirmek pek zor olmasa gerek. Nuray Mert de sesini duyuramıyorsa —yazısının önerdiği üzre—, varın gerisini siz düşünün… Şunu da ihmal etmeden: Kafatasçılık denince yalnızca ırklarla meşgul ırkçılıklar anlaşılmasın; maalesef ki başka aidiyetleri, başka sınıflandırmaları, düşünceleri de, fikirleri de dahildir insanın o kafatasçılığa — içindeki beyinlerin de dahil edilmesi ayrımcılığa; insanları siyasi görüşüne göre sınıflandırmak ve ona göre dinleyip dinlememeklerimizin canı sağolsun… “O kim?” “Ha… şucu mu…” “O halde ‘söylediklerini’ dikkate almaya gerek yok…” “Biz kendi bildiğimizi okuyalım.” Okumaya devam edelim…

Kaynak gösteremiyorum, nereden aldığımı hatırlamadığım5 bir metindir:

“Ağır bir zorlanma yaşamakta olan insan başlıca iki sorunla karşılaşır; (a) yeni duruma uyum sağlamak için gerekli çabayı göstermek ve (b) psikolojik dağılmaya karşı kendini korumak.

Birinci grup güçlükler (a) çabaya yönelik davranışlarla, ikinci grup sorunlar (b) ise, savunmaya yönelik davranışlarla çözümlenmeye çalışılır.

Ego savunma mekanizmaları, çatışma ve anksiyeteye karşı kullanılan ego işlemleridir. Genellikle bilinçdışı süreçlerdir ve birey ne tehlikenin ne de kullandığı savunmanın bilincinde değildir. Bu mekanizmalar organizmanın psikolojik bütünlüğünü ve dengesini korumayı amaçlar.

Klinik yayınlar algılanan içsel ya da dışsal tehditler karşısında bilinçdışı harekete geçen savunmaların temelde şu dört işlevi yerine getirdiğini desteklemektedir:

  1. Algılanan tehditlerin anlamını tahrif etme,
  2. İster içsel ister dışsal kaynaklı olsun algılanan tehditlere karşı üstünlük illüzyonu yaratma,
  3. Yaşanan anksiyeteyi yok etme ya da katlanılabilir bir düzeye indirme,
  4. Kişinin iyilik duygusunu koruma ya da arttırma.

İnsan tek bir savunma mekanizmasını değil, bir grup savunma örüntüsünü birlikte kullanır. En belirgin olarak kullandığı savunma mekanizmaları, içinde bulunduğu koşullara göre ve yaşamının bir döneminden diğerine farklılık gösterebilir. Ego savunma mekanizmalarını çabaya yönelik davranışlardan ayıran en önemli özellik, bu tepkilerin bilinçdışında geliştirilmesi ve işlemesidir. Kişi bu mekanizmaların oluşturduğu duygu ve davranışları, gerisindeki dinamik güçlerden haberdar olmaksızın yaşar.”

Bundan da anlıyoruz ki, bir şeyi ne zaman bize daha anlamlı gelebilecek biçimde anlamak istersek bünyenin akla yatkınlaştırma (Neden bulma, rasyonalizasyon ve diğerleri) mekanizmasını işletebiliriz. Savunma mekanizmaları6 bilinçaltından beslenen birer refleks şeklinde işliyor, kolayca. Benim de şu anda yaptığım şey, tüm bunları buraya yazıp dökmek, belki de aynı kapıya çıkıyor: anlamakta zorlanıyor olabilirim; dedim ya, anlamaya çalışıyorum bir yandan (Bkz. “savunmaya yönelik davranışlar”).

Hayret?.. Ha gayret!

Bir insan ne kadar fazla şey biliyorsa, o kadar az hayret eder; ne kadar çok bildiğini zannediyorsa, o kadar çok hayret edebilir… ve bunda da hayret edilecek bir şey yok. Ama hiçbir şeyden haberi yoksa —ya da haberi yokmuş gibi davranmayı o savunma mekanizmalarından biri şeklinde kullanmayı tercih ediyorsa—, hayret etmeyi sürdürebilir, ara vermeden.

İnovatif tasarımlarıyla ünlü bir şirketin, Apple’ın kapısını logosunun boyuna varana kadar önceden belirlenmiş bir şartnameyle çalmayı hangi mantıkla açıklayabiliriz mesela? “Parayı bastırıyorsun, oluyor”la mı?.. Olsa da olmasa da hayret edebilecek durumda mıyız ve nesine hayret edeceğiz acaba? Kendilerini Fatih(!) Projesi’ne dahil saymadıkları ve nezaketen dinleyip ancak gülüp geçebilecekleri bir anıymış gibi değerlendirdikleri taktirde şaşırmalı mıyız cümleten?

Ya şuna: “Twitter bizi geri çevirdi”?.. Hayret edilebilir mi?..

Google’ın ismini dahi anmaktan çekinen demeçler verirken, T.C.’nin muhatabı saymadıklarını(!) Türkiye’ye karşı savaş açmış gibi (bir türlü eskimeyen, kendi terimleriyle…) göstererek nasıl muhatap saydıklarının farkında bile olmadıklarını gösterenler, aynı hazretlerdi. Merak edenler 24 Haziran 2010 günlü bakanlık açıklamalarını araştırabilir.

“Telefonlarımıza çıkmıyor adamlar…” sözünü unutmak mümkün mü?.. Ve bir atasözümüz daha var hani:

“İnsan gerçekten hayret ediyor.”

Niyeyse…

Hayret edebildiğimiz, ama aynı şeylere hayret edebildiğimiz günler diliyorum; kendime bilhassa…

  1. 140 karakterden kısa bir mesel vardır: “Görünen köy…”le başlar, kılavuzla biter. İster misin istemez misin? Köyüne göre değişir elbette ve “Kılavuzu karga olanın…” sözcükleriyle devam eder kaldığı yerden. İstersen. ↩︎
  2. Hangi yana düştüğü bahsi artık gereksiz eylem (ya da eylemsizlik). ↩︎
  3. Kendini bilmezlik, haddini bilmemek anlamını taşıyor daha çok —ki demokrasilerde anlam tükenmez: Had bildirmek için bünyesini miktarı önceden belli bir hadle doldurmuş olması, kendi sınırlarını bilmenin haricinde başkalarının çizdiği sınırları “default” kabul etmesi gerekir insanın —ki üstüne ekleyebilsin; ister baş olsun, ister ayak olsun. Bkz.: Default değerler, özelleştirilebilir, geliştirilebilir değerler anlamı da taşır —ya da/aksi taktirde— Bkz.: Bize gelmez. ↩︎
  4. “If you shut up truth and bury it under the ground, it will but grow, and gather to itself such explosive power that the day it bursts through it will blow up everything in its way.” —Émile Zola [Dreyfus: His Life and Letters (1937)] ↩︎
  5. Yazı yazmak, hikâye anlatmak, hikâye kurgusuna dahil ettiğin karakterleri bazen yüzeysel, bazen de derinlemesine tahlil ederek canlandırmanı gerektiren uğraşlardan; bunun için de edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji (Allah kahretsin!) ve siyaset gibi farklı disiplinlerden gelen bilgi birikimine, o birikimin olmadığı yerde ise öğrenmek için çalışmaya ihtiyaç duyulabilir. Aksi taktirde belki benim de bazen bilerek bazen de hatalı olarak yaptığım gibi kendini anlatır durur insan. Alıntı metin, bu bilgiyle başlayan kaynak toplama ve biriktirme alışkanlığımdan yadigâr metinlerden biridir. Kaynak bilgisini de not etmeye başlamadan önce edindiklerimden… ↩︎
  6. Neymiş onlar, bazılarını listeleyelim: Antisipasyon (beklenti oluşturma), Asetizm (Çilecilik-zahitlik — Zahit bizi tan eyleme…), Bastırma (Repression, represyon), Bölünme (Splitting), Çözülme (Dissociation), Dışavurum (Acting out), Dönüştürme (Conversion, konversiyon), Duygusal Soyutlanma (Emotional Insulation), Karşıt Tepki Kurma (Reaction Formation, reaksiyon formasyon), Entelektüalize etme (Intellectualization, entelektüalizasyon — Buyrun işte!), Eksternalizasyon (Externalization), Gerileme (Regression, regresyon), İçe atma (Introjection, introjeksiyon), İdealizasyon (Idealisation), İlkel idealleştirme-değersizleştirme (Primitive idealization-devaluation), Mizah (Humour, şakaya vurma — ;), Neden Bulma (Rationalization, rasyonalizasyon, akla yatkınlaştırma — Uğraşıyoruz işte, n’apalım…), Özgecilik [Altruism, altruizm (alturizm de deniyor), başkaları için yaşama eğilimi, el severlik — Buradaki el başka… masturbasyonla karıştırılmasın], Özdeşleşme (Identification), Somatizasyon (Somatization, psikosomatik hastalıklar — Sedeflerim…), Telafi etme (Compensation, kompansasyon, kompanse etme), Tümgüçlülük (Omnipotence), Yadsıma-Düşleme (Denial-Fantasy), Yadsıma (Denial, inkar), Yalıtma (Isolation, izolasyon), Yansıtma (Projection, projeksiyon), Yapma-bozma (Undoing), Yer/yön değiştirme (Displacement), Yüceleştirme (Sublimation, sublimasyon) ve devam ediyor ara ara… ↩︎

EKLEME (30 Haziran):

Şu yazı, meselenin altında sadece psikoloji aramanın yanlışlığına dikkat çekiyor: “Diktatörün Psikolojisi” hakkında – Yaşar Ayaşlı (Erişim: 30.6.2013)

Şu da, aynı görüşü daha önce dile getirmiş yazı: Direnişin Psikolojisi: Kibir Sendromu Tezi Neleri Örtüyor? – Ulaş Başar Gezgin (Erişim: 21.6.2013)

Şu yazı bağlantısı da burada olmazsa olmaz: Erdoğan’ın bir ‘marjinal’ olarak portresi… – Doğan Akın (Erişim: 27.6.2013)

EKLEME II (30 Haziran):

Sonuçlarına tepeden bakarak (harfiyen) bu bir zihniyet meselesidir, bir oligarşi meselesidir deniyor ve bu görüşlere katılmamak mümkün değil ve fakat daha alt seviyede başka bir şeylerin yanlış gittiği, başka temel arızaların olduğu da gözden kaçmamalı, takınılan tavırlara bakarak. O tavırlardır ki, beher birey nezdinde Gezi Direnişi’nin asıl tetikleyicisi olmuştur. Liberal —ve ne gariptir ki aynı zamanda demokrat— görünümlü kapitalist sistemden canı yananların biraraya gelip bu sisteme topyekün direniş göstermesi, karşı koyması, sonradan da olsa asıl motivasyona dönüşmüşse ne âlâ. Ancak şahsen benimsememe rağmen bunun direniş geneline yaygınlığından kuşkuluyum. Konuyu günlük siyasetin kısır döngüsünden kurtarmanın tek yolu siyaset teorilerine taşıyıp öyle anlamlandırmaksa, isabetli teorilerin yaşam pratiklerine yansıması için kaç forum ekmek yemeliyiz, kestiremiyorum. Kabul edilmeli ki Türkiye dev bir Ad hominem cenneti olmaya devam ettiği sürece, gayet açık seçik ve günlük yaşamla barışık bir dile sahip oldukları halde akademik düzeyde görünmeye (Keşke yalnız RTE olsaydı okumayan insanı…) devam eden argümanların, evvelemirde toplumun diğer kesimlerinde karşılık bulacağı falan yok maalesef ve bunun da bizi “bilinçlenelim” acayipliğine çıkardığının farkındayım. Çarpık bir “zihniyet” varsa ortada ve durum sadece bundan ibaretse, homojen olmasalar da o zihniyetin karşıtı sayılabilecek bir paydayla gelişen aklı selim, umarım, aynı kararda devam eder de “eski tas eski hamam” yoluna çıkmaz sokaklar… Gözü bağlı, gözü kara şiddetin büyüklüğü karşısında isimleri insanlık onuru hafızasından asla silinmeyecek ölümler ve yaralanmalar, sırtından vurulmalar (harfiyen ve mecazen) yaşandı, yaşanıyor — hem bir hiç uğruna (mecazen), hem de hiç uğruna (harfiyen) değil. İnsanlık namına… Son bir ay içinde anal akım medya enformasyon tekelinin büyük ölçüde kırılmış olması, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını garantiliyor ve bunu —toplu ismiyle anıyorum—, Gezi Direnişi’ne borçluyuz. Ayrıca şu yazıda bahsedilenler vardı, katıldığım: Haziran Direnişi’nden şimdiye dek kazandıklarımız – E. Attila Aytekin. Okumaya kıyamazsınız.

Kategori: yazı