Kuşlar aldı götürdü, satamadan getirdi…

Ali Riza Esin, 11 Ekim 2011 — 6 dk.

Hatalı Balina ve Kuşlar

Artçılık…

Dedim ki bugün Twitter’da; “Ardından yazılarının ve laflamalarının reel değerini yansıtan ortak noktaları şudur: Hepsi ardından.”

Tweet longer hakkımı kullanıyorum.

Pretty much longer…

En basit ifadesiyle, iyi kötü yapan edenler var ve hayatı boyunca hiçbir şey yapıp etmeyip sadece söyleyenler… Kendi kendine veya koro halinde söylenenler… Bu ikinci gruba ayırır gibi yaptığım insanların yapageldikleri tek şey, ilk gruba dahil edilebilecek insanların “ardından” konuşmaktır. “Arkasından” demediğime dikkat ediniz, o başka.

“Ardından” konuşmak önce sinsiliğe girer; çünkü bir öncül katkısı veya çelmesi olmamıştır kişinin konuştuğu insan veya konu üzre. Ardından konuşmak, ikinciliğe girer bir de en fazlasıyla; takipçiliğe… Önce o yapsın, ben ondan sonra yaparım nasıl olsunculuğa… Taklitçiliğe özendirmeye. Özenmeye de demiyorum bakınız, çünkü kahramanımız hiçbir şey yapmamasıyla ünlüdür; yapmayacağını bildiği şeye özenmesi de mümkün değildir.

Halbuki bir insan özenir. Özenebilir. Özenmelidir. Bunu da kıskançlıkla karıştırmayalım, birisine veya bir şeye özenmek, bir adım ötesinde neler olabileceğinin ipuçlarını verir insana. Yaptırır. Yapmak için istenç oluşturur. Daha güzeline doğru, gerçeğe doğru heveslendirir.

“Ardıl eleştiri” konusunu açacağım, kendi anlayabildiğim ve dilimin döndüğü kadarıyla. Bu bir meslek olarak “eleştiri” veya “eleştirmen” şeklinde algılanmasın. “Kurum” diye söz edecek olmam da bunu değiştirmesin.

Eleştiri, en kan emici kurumlardan biri olmasına rağmen günümüzde en olmazsa olmaz ihtiyaçlardan biridir de aynı zamanda. “Kan emici” aşırı ifadesini bilerek ve isteyerek kullanıyorum ve bunu konuyu abartarak daha anlaşılır kılmak için yapmıyorum. Beslendiği kaynağa dikkat çekmek istiyorum özellikle. Kan emicilik işinde en azından doğaya aykırı bir durum yok zaten, bakınız doğanın dengesine dahil çeşitli mahlukat… Bunun tek sakıncalı tarafı, aynı dengeye dahil olan varlıkların nüfusuyla aralarındaki sayısal orantıdır. Çoğalmalarıyla beliren bir tehlike…

Gerçekleri yamultarak tedavüle sürmüş, kendi yazdıkları nominal değerler üzerinden bilgiye efendilik edenlerce yaratılmış ve bizlerin de en başından bu yana yemeye devam ettiğimiz ihtiyaçlardan biridir bu. Kimi doğru kimi yalan ama mutlaka asal gerçeklerden ayrı dünyalar kurup bunların içinde yaşamak; bunu yaparken de efendilerimizin kurallarıyla oynamak… Edinmişliklerimizle ve ezberlerimizle… Bize belletildiği şekliyle… O bir şeye ihtiyaç demişse ihtiyaçtır. Dememişse henüz yapmamıştır.

Bunu olan veya olmayan, gizli veya açık bir otoriteyi işaret ederek söylemiyorum. Toplumun kendisinden âlâ bir otorite mi var?

Tek başına ele aldığımızda hakkında hiçbir olumsuz yargıda bulunmayabileceğimiz bir canlıyı, bu durumda insanı, bir sosyal düzen içinde gördüğümüzde herşey değişebiliyor. Kendi kendine ve kendi halinde başka olan insan, toplum içinde bambaşka bir insana dönüşebiliyor gözümüzde ya da gerçekte ve böyle insanlardan oluşan bir toplumda referans alabileceğiniz hiçbir “değer” doğru sonucu vermiyor. İyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış… Bunların mutlak gerçeklikte bir karşılığı yok. Her biri durumuna göre kılık değiştirebilen ve yine insan ihtiyacı olarak ön tanımlanmış, her an yeniden tanımlanabilen değerler.

Eleştiri kurumu, —hadi eleştiren diyelim adına da— buna gereksinim duymayan insanlara ilgilenmeleri, hissetmeleri, bilmeleri gereken şeylerin dar veya geniş kapsamlı birer özetini geçer. Pratikte bu gibi şeyleri toplar damardan, eleştiri ehlinin(!) zihninden kendi zihnine enjekte etmeye alışmış her bünye, bu sayede bir konfor alanı daha yaratmış olur kendisine. Bunun bedeli, kendi fikrini kendisi oluşturamaz bir hale dönüşmektir ağır ağır. Düşünce tembelliği, fikir kabızlığı başlar ve bittiği yerde, —işini bitirdiği yerde— kronikleşir. Bir daha tedavi edilemez şekilde yerleşir bünyelere.

Bunun yoğun olduğu toplumlarda birbirinin tıpkısı olmaya alışkın insanlardan türeyen alt grupların, gruplaşmaların olması kaçınılmazdır. Bilmek, aslını öğrenmek, bunun için çaba göstermek gereksizdir, anam babam entropiye ihanettir; inanmak yeter. Körü körüne hatta… Gözden geçirmek, yeniden düşünmek, gerekirse yeniden yapmak, bunun için kafa yormak, emek harcamak… Tüm bunlar enerji israfıdır. Kopyalayarak çoğaltmak yeterlidir sürmek ve sürdürmek için ve bunu böyle yapan gruplara dahil olmak. Korunma hissi, aidiyet hissiyle gelen suni güvenlik alanlarına sığınmak ve orada kalakalmak…

Yine Twitter’da bir şey daha dedim; o da dün. Dedim ki, “Dezenformasyon müessesesi dezenformasyona teşnelik ister, tek başına işlemez. ‘İradeye’ vereceksin coşkuyu önce; (sonra) gerçek senin köpeğin olsun.”

Milli irade… Toplum iradesi… En mühim irademiz. İdaremiz… Kendi irademizden daha mühimdir hatta, tüm iradeler toplandığında ortaya çıkan iradedir. O iradeye tabiyizdir. Sorular hep oradan çıkar, cevaplarını da o verir. Bu arada kendi iradesine sahip çıkamayanların iradeleri, beslenmiş, yönlendirilmiş iradeler de kaynayabilirler araya tabii ama olsundur. Bu böyledir.

Nitekim kendi fikrini kendisi yapamayanlar için bulunmaz bir nimettir o taşı toprağı sarmış rahatlık. Bir eleştiren varsa onun zihniyetiyle kendi zihnini birleştirip gizli hayat tembelliğine sarılmak. “Cehalet” demekten kaçınmaya çalışıyorum ama olmuyor; bilmemek, bilmediğinin farkında olmamak ve zaten bilmek de istememek. Zannetmek… Akıl boyutunda kendini gerçekleştirmeden yaşayıp gitmek… Geçinip gitmek ve fiziksel ölümünü beklemek… Ölümüne beklemek… Uyurgezerlik etmek ya da gözleri açık uyumak… Gözleri yumuk ölse bile gözü açık gitmek, bunun bile farkına varamadan… Ne olduğunu anlamadan…

İnançların “ahir dünya” göndermeleri üzerinden —dahası her an ne yaparsa, nasıl yaparsa öbür dünyanın hangi kısmına gideceğinin muhasebesiyle— değerlendirmek hayatı, bütünüyle… Ölümü kucaklamak, hayatı hiçe saymak… Iskalamak…

Herkes yaşadığı ve gördüğü her şeyi eşit ve üst düzeyde edinebilseydi kendi öz bünyesine, zamanı doğru tartabilseydi, ne eleştirenlere, kendilerine yol gösterenlere gerek kalırdı ne de örneğin kendilerine çobanlık edecek politikacılara, liderlere… Kendilerine liderlik edenlere… Hiçbirine “ihtiyaç” olmazdı.

Peki yine de ihtiyaç var mı? Hani nasıl diyorlar, “tabiat boşluk kaldırmaz” mıydı? İşte öyle birşey olmalı.

Bu “kurumların” kendi hayatlarını sürdürebilmek için neden birilerinin de bilmek yerine inanmalarını, uyutulmalarını sağlamaya çalıştığını açıklamaya yeter de artar bile.

Artanını varın siz düşünün. Düşünün ki, eleştiriyi eleştiren bunun gibi retorikleri dahi gereğinden fazla dikkate almayın. Değil ki eleştiriyi…

“Gerçeği” (dizi türkçesinden devamla “yalnızca gerçeği!”) bilmek istiyorsanız, işin aslına bakın; ardından konuşulanlara değil. Gerçeklere hiçbir şeye sıvanmamış, hiçbir eleştiriye bandırılmamış bir bünyeyle, bizzat kendinizle bakın.

Katıksız aslı öncülündedir.

Kategori: yazı