“Love” ve “Mark” ve “Supangle”

Ali Riza Esin, 23 Ekim 2011 — 3 dk.

Çikolatanın ve supanglenin bu yazıyla bir ilgisi yok. Yazının başlığını böyle yapmak hoşuma gitti.

Ha, sevmekli bir ilgisi var sadece… Çikolatayı ben de severim anlamında… Seviyorumdur sanırım.

Lovemark… Lovemark… Lovemark… Var böyle bir şey ve doğru bir ismini koymadır bana göre de.

Yine de… Ve virgül,

geçiniz…

Ya da geçmeyiniz; kalınız olduğunuz yerde… Bana ne!

Ta bir çift JBL L96’yı “Yılmaz Hi–Fi”de gördüğüm andır, hiçbir “şey”den “lovemark” falan (o zamanlar adı yoktu) olmadığını anladığım an. Sene 1900 ve artı seksenler…

Bu Akai GX-F 71’leri Metronom’da gördükten sonra daha da pekişmiş bir bilgi oldu hep benim için. Ben daha “sahip” olamamışken, sevdiğim bir şeye başkalarının sahip olmuş olması… “Sahip çıkması…”

Lan!..

Lovemark veya başkalarının türlü çeşit ve daha şık olmayan başka etiketlerle yaftalayabildiği bir haleti ruhiyenin tam ortasında kalmak… Bu durumda “sevmek”… Veya hoşlanmak, bir yerde… Bir markadan sevgili yapmak kendi kendine… Tam platonik!

Hiç olur mu!

Çocukluğunda tutkulu bir “aşkla”, işini iyi becerdiğini aklının erdiği kadar geçerli spesifikasyonlardan önbildiği ama nihayetinde insan aklından çakma bir şeyi beğenmek, hatta tutulmak ona bir yerde… Kafaya takmak… Satın almayı… Sahip olmayı…

Eninde sonunda satın almaklı, sahip olmaklı bir sevda… Hiç olur mu!

Gücüm yettiğinde alacağım demek falan… Ne alacağını, ne yapacağını önceden öngörmek, belirlemek… Nasıl yapacağını bilmesen bile, satın alma hayallerini fikse etmek. Başka dertlerimiz şöyle dursun, satın almaklı dertler biriktirmek ve bir noktadan sonra daha çok bunlarla oyalanır hâle gelmek; taleplerimizle, isteklerimizle, ne istediğimizi bilmek(!)lerimizle. Öyle ya, kimse belletmedi bunları bize! Alçak dağları biz yarattık! Kendi ihtiyacımızdı; taştan çıkarttık!

Eylenmeli bir oyundur ve bunun kendiniz dışında hiç kimseye(!) bir zararı yoktur.

Tüketim çılgınlığı diye bir şey yok; üretim çılgınlığı var. Tüketen insan üretmekti aslolan ve tüketemeyenlerin hayallerini borçlandırmak.

Özet gibi ama ben burasında değilim; işin “sevgi” tarafındayım hâlâ ve her nedense…

Seviyorum, çünkü sevebiliyorum ya da öyle zannediyorum.

Neyse işte…

Ve zaten satın aldım da sonunda. O markalı şeylerden birini… Kendi kazandığım parayla ve daha çocuktum… O Akai’de çalışıp evine ekmek götüren her bir hergelenin ürettiği üretebileceği en iyi deck kaset çaların sahibi oldum. Kasetler dinledim, dinlettim, kayıtlar yaptım falan… Şahtım zaten, şahmaran oldum bir de… Şahmaranlık böyle birşeydi demek ki… Sahip olmaklı birşey…

Gel zaman, git zaman…

Sonra sonra da Macintosh isimli ürünlerle tanıştım. Onlara övgüler düzdüm. Yine düzerim. Aşk başka, iş başka ve zaten kendileri benim ekmek teknem oldu, en başta.

Hep de öyle oldu ama bunu görenler zannettiler ki, budalaca bir bağlılığın içindeyim. Yanılıyorlardı. Ben yanılmıyordum. Onlardan daha çok biliyordum çünkü. Kimse bir bok bilmiyordu ve ben daha iyisini biliyordum.

Apple iyi bir tekne olmaya da devam ediyor hepsi hepsi.

Ve hepsi işte o kadar. Peki bu az şey mi?

Çok! Ve ben ancak bununla idare edebiliyorum artık. Daha azıyla değil. Ancak yetebiliyor ve fazlasıyla.

Ha, bir de seviyorum, çünkü sevebiliyorum kendisini. Ve bunu anlatmasını da seviyorum halen, görüldüğü gibi. Ben kendimi ne zannediyorum!

Love ve Mark ve Supangle

Herkesin tuttuğu kendine!

Kategori: yazı