Medya maymunluğu diye bir şey var, evet

Ali Riza Esin, 17 Şubat 2011 — 3 dk.

Sosyal medya maymunluğu diye de genişletilebilir bu aslında – ana akım medya mensupları da dahil olduktan sonra özellikle ama şart değil.

“Maymunlar Cehennemi” diye bir film yapılmamış ve oradaki bir maymun medeniyetinde yaşananları görmemiş olsaydık, dünyanın zaten bir maymunlar cehennemi olduğundan bahsedebilirdik mecazen. Cehennemi de mecazen kullanıyorum, (cehennem diye bir “yer” olmadığını da iddia edebilirim ayrıca) öğretilmiş cehennem figürlerini de figüran edebilirim gerekirse; figüratif kullanırsam kâfirlikten sayılmaz hem.

Ama bunu yapmayacağım. Varın siz canlandırın kendi kendinize. Canınız öyle isterse…

İlgili ama bu yazıyla ilgisiz bir konu başlığı altına “cehaletlerini pişkinlikleriyle örttüklerini zanneden su üstü alıkları” şeklinde bir tanımlamada bulunmuşluğum, bir sıfat ebeliği yapmışlığım var. Tanımlamama açıklık getirmek istedim ama yazdığım yerin doğası gereği eğer kendimi kaptırmamışsam uzun cümleler kurmaktan artık kaçınmak istediğim (kaçınmam gerektiğini düşünmeye başladığım) bir yere yazmış bulunduğumdan, konuyu buraya taşımak istedim. Bir örnekle açıklamak istiyorum bunu.


“Şiir” meselesi mesela… Böyle bir mesele var ve bu mesele cevaplarını kendi ekseninde arayan ve hiç bitmeyecek bir mesele zaten. Şiir olduğu sürece meselesi de olacak. Bu tarafından bahsettiğim anlaşılmasın ama “şiir” diye-bildiğimiz kavramın aslında sadece “şiir” kelimesine hapsedilemeyecek kadar geniş bir kavram olduğunu bilmeden şiir üzre söz söyleme hakkını kimler nasıl bulabilirler kendilerinde? Asıl sorum budur.

“Şiiri okuyabilen bilir.” der şair. “‘Oralar’, o diyarlar yaşanır. Hatırlanır.” der ve devam eder: “Yaz, bizi kışa, kış sonbahara götürmüştür. Aşk, mevsimlerin karıştığı, birbirine giriştiği olağanüstülüktür. Olağanda aralanan olağanüstülük!”

“Olağanda aralanan olağanüstülük!”

İşte bu “görme” biçimlerinden biridir. Görebilenler görür ama göremeyenler de görmüş gibi yapabilirler. Yapabiliyorlar ve kendilerince tarif ediyorlar, kendilerini koyamadıkları yer geldiğinde de kavramları ancak koyabildikleri yerlerde tutmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar aslında –ve bu eylemleriyle bunu böyle yaptıklarını açık ediyorlar.

Şiiri daha fazla merak eden şu yazımdaki alıntıdan da faydalanabilir (yine de yeterli bir alıntı olmadığını belirtmeliyim.). Alıntı, “Şiir körü, şiirküre yoksunu manzûmeciler ne yapar?” diye bir sorusuyla bitirdiğim bir parçasıdır, bir Ahmet İnam kitabının. Onlar ki zaten şairdirler ve fakat hiçbir meseleleri yoktur şiirle filan…

Dediğim gibi, şiirin asıl meseleleri değil bu yazının meselesi. Nerede o meselelerin epistemolojik değerlendirmeleri, nerede küçük konuşma (small talk) satırları arasından uç veren irin yumruları.

Bu çok daha basit ve görünür düzlemlerde geçen bir mesele. Bir ara dilime çokça dolanan “cehaletin faşizmi” kapsamına girebilecek yanıyla söylüyorum ki, “şiir” kelimesi bir simge ve gösterge, bir anahtar kelime haline dönüştü benim için; rastladıklarım altmış mumluk bir ampulü yakabilecek kadar enerji veriyorlar bana.

Şiir bilmek, şiiri sevmek, şiirden anlamak ve hatta şiir görmek zorunda değil hiç kimse ve bu çok rahatça ifade edilebilir, canı bunu belirtmek isteyenler tarafından. Ama bunu yaparken bir yandan da mecazen veya açık bir şekilde alaylaması, aşağılamaya çalışması bir insanın, korkusundandır doğrudan. Anlamadığı şeyi kötüleme, yok sayma ihtiyacı duyan insanların başvurduğu yöntemlerden biridir bu ve reddetmekle o korkusundan sıyrılmaya çalışmaktadır kişi. Eksikliği duyulduğu zamanlarda yaşanan ancak farkında olunmayan bir korkuyu yansıtmaktadır: Bilgi korkusunu.

Bilmediği şeyi bilmiyormuş gibi davranmaktansa, doğrudan kötülemek. İtelemek. Ötelemek… Kendinden saymayarak kendini muaf tutmak istemek.

Ama yerli yerine koyalım: Bu bir insanlık arızası değil, bir insanlık halidir. Arıza, anomaliyi normalleştirmekle başlar ve arkası da gelir.

Hatırlayın,

maymunlar taklit edebiliyorlar.

Kategori: yazı