My Left Foot: Erasmus beni affetsin…

Ali Riza Esin, 7 Mart 2012 — 4 dk.

My Left Foot

Geçtiğimiz zamanlarda, Taksim meydanında bir miting “düzenlendi”. Elmayla armudu birbirine karıştırmakta da üstümüze yoktu ya hani, armudu hamuduyla götüren güç odaklarının halkı hem kullanmakta hem de avutmakta kullanabildikleri kendiliğinden milliyetçilik, kendi milletine dahil görmediğinden nefret etmekçilik, belirlenimciliği sırtlanmış sıfatların cümlesi birden ve dahi edim edim edimcikler, hep birlikte demokratik haklarını kullanmış oldular ve, işte, nefret söyleminin en güzel örnekleri o toplaşmada sergilendi, layıkıyla.

Hrant Dink’in öldürülmesine, cinayetlere itirazı olanlarca sloganlaştırılan “Hepimiz Ermeniyiz” sözünü alıp, piçlikle bağdaştırdılar. Böylesi pratik sonuçlara varmak için bilgi şöyle dursun, akıl ve izanın fazlası da gerekmiyor zaten; dışarıda yoksa yeterince özgürlük, içeride konforlu yerlerimiz de var, Allaha şükür!

Ya da doğrudan Allaha havale edebiliriz sizi; en temizi… Ama bu Allaha havale etmek de o Allaha havale etmek değil. Herkesinki farklı. Allaha havale etmek biçimi…

Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü piçlerinden birisini, Erasmus’u anlattığı “Rotterdamlı Erasmus” kitabında der ki Zweig (Stefan),

“Uluslarüstü nitelikte ve bütün dünyaya ait olan bir deha için gerçekten eşsiz bir simge: Erasmus’un ne vatanı ne de doğru dürüst bir babaevi vardır; bir hava boşluğunun içine doğmuş gibidir.”

Piç ya…

Yalnız, şu var… Stefan Zweig Erasmus’u anlata anlata bitiremez ve kitabının sonunu da şöyle bağlar (Çev. Ahmet Cemal):

“Kaynağını akılda ve yalnızca ahlaki güçte bulan hiçbir düşünce ve söz, yararsız ve boşuna değildir; böyle bir düşünce, zayıf bir el tarafından ve eksik biçimlenmiş olsa bile, ahlakçı ruhları hiç durmaksızın kendini yenileme yolunda yüreklendirir. (…) Erasmus’tan sonra onun öğrencisi olan ve ‘insanlıktan uzaklaşmayı kötülüklerin en büyüğü’ sayan Montaigne (Dehşet duymadan bunu kavrama cesareti yok bende.), akıl ve hoşgörü meşalesini sonraki kuşaklara taşıdı. Spinoza, kör tutkuların yerini ‘amor intellectualis’in almasını istedi; Diderot, Voltaire, Lessing, kuşkucular ve idealistler bir arada ve aynı zamanda, kapsamı alabildiğine geniş bir anlayış ve hoşgörünün uğruna dar görüşlülükle savaştılar. Schiller, dünya vatandaşlığı anlayışını edebiyatın coşkunluğu ile dile getirdi, Kant, sürekli barış idealini vurguladı. Tolstoy, Rolland ve Gandhi’ye kadar barış ve uzlaşma düşüncesi, kaba gücün yasasının yanı sıra, mantığın gücüyle kaynağını ahlakta bulan hakkını istedi ve savundu. İnsanlığın barışa kavuşacağına ilişkin inanç, her zaman özellikle en kötü bölünme anlarında su yüzüne çıktı; çünkü insanlık günün birinde salt ahlakın düzeyine yükseleceğine ilişkin bu teselli kaynağı çılgınlıktan, günlerden bir gün sürekli ve kesin bir barışa ulaşılacağı düşünden yoksun yaşayabilme ve yaratabilme olanağına sahip değildir.”

Bu görüşler günümüz için özellikle, gerçeklikten fazlasıyla uzak, fazlaca romantik düşünceler gibi gelebilir. Sapımıza kadar gerçekçiyiz çünkü. Hangi dünyada yaşıyoruz!

Ve fakat Hrant diye biri gelip geçti ya bu topraklardan, onu derdest ettirdiklerini zannedenler özellikle, bilmeliler ki,

“İnsanlar ve toplumlar; gerçek ve kutsal ölçütlerini ancak kişilerüstü ve gerçekleştirilmesi neredeyse olanaksız ideallerin evreninde bulabilirler.”

Böyle insanlardan var hâlâ, maalesef ki maalesef(!)…

Şu anda aynı dehşetle soruyorum kendi kendime: Acaba Hrant Dink’in ne kadarını öldürmüş olabiliriz?..

Bu arada, Erasmus dededen af diler gibi yaptım ama, kelime anlamıyla piçlik, kötü bilinmesi gereken, onursuz bir durum değil ki ve piç olsun veya olmasın, birilerine piç deme eyleminin kendisi en başta, en büyük onursuzluklardan, kalleşliklerden biri değil mi sahi? Karaktersizliğin dik âlâsı?..

Piçlik, puştluktan yeğdir benim bildiğim, “insanlığın” kitabında. Yaltakçının kitabı değil, biraz da delikanlının kitabıdır o kitap. Kaypaklığın değil, yavşaklığın, kalleşliğin, arkadan işler çevirmenin… Daha birçok melanetin değil… Melunluğun demeli asıl; inançlardan söz ediliyorsa… Değil…

Kitap, lafın gelişi…

Ve piçlik, puştluktan evladır, evet. Okumuş puşt olacağına, okumamış insan olsun.

Diyeceğim, asıl bunun içindi o özür…

Evet, diliyorum özür ama zikrinden değil, fikrinden.

Ve hazır yeri gelmişken şunu da söylemeden geçemiyorum:

—Ne diyorum biliyor musun Herr Zweig, bence kitabının sonundaki o iki kuplecik Machiavelli, dönemin düşünce evrenindeki çeşitliliği aktarmak için değildi.

Bilmiyorum ya da…

bana öyle gelmişmişti.

Aynı dehşetle soruyorum:

Ya Zweig’ın?.. Ne kadarını…

Ve aynı derin hüzünle birlikte elbette.

Kategori: yazı