Notun çoku

Ali Riza Esin, 22 Ekim 2011 — 3 dk.

Uzunca bir süredir yeni bir “yazın türü” deniyor olabilirim. Benim için yeni bir yazın türü (“…şekli” demek daha doğru ama şayir burda sevdiğini kayırıyor ve “yazın” demem de aynı fasıldan) daha doğrusu, bunun bir ismi var mıdır literatürde, bunu da hiç bilmiyorum ama böyle yapmış başkaları da olabilir.

Bir şeyler yazmaya başlamak, yazıp yazıp yazmamak, yazmayı kesmek bir yerde, yarım bırakmak… Sıkı başlanmış ama hiç bitirilmemiş diğer “taslakların” arasındaki bir yere yerleştirmek özenle… Saklamak, sonra dönüp bakarım diyerek belki ama bir daha hiç bakmamak veya birkaç ay sonra, yıllar sonra yeniden bakmak… Adam olabileceklerinden yazılar devşirmek, yola çıkış amaçları bu olmasa da… Bazılarını birleştirmek… Bazılarıyla hiç elleşmemek ama silmemek de kendilerini; hiç dokunulmadan yaşamalarına devam etmelerini sağlamak, bitkisel hayatlarını bir bilgisayar dizinindeki yer çekmeyen boşluklarında sürdürmelerine göz yummak…

Kafasını yazmakla bozmuş, yazmaya sarmış bir yazan insanın aldığı notlar değil bunlar; örneğin sonra yazabileceği başka bir şeye yamansınlar diye veya kafadaki belirli bir projenin bir parçası olarak yazılmış değiller. Daha refleksif yazılmış şeyler… Evet, bazıları unutmamak için; akla bir daha düşer mi düşmez mi bilinmez kaygısıyla ama yine de yazılması gerektiği gibi özene bezene kaleme alınmış, kendi içinde tutarlı bir kurgusu, bir bütünlüğü varmış gibi duran… Yine de yarım… Yarın yazarım…

Bu tıpkı düşünmek gibi. Bir şeyi uzun uzun düşünmek ve sonra aklına başka bir şeyin gelmesi ve o önceki şeyi bırakmış olmak; önceki şeyi düşünmeyi… Yazılı düşünmek, bir çeşit… Yazmak arsızlığı… Kendi kendine dönen bir düşün hırsızlığı…

Uzun metinler yazmakla, kurgulamakla ilgili bir sıkıntım da yok aslında; yazabildiğim bazı şeyler de var hatta, bir kitap metni olabilir uzunlukta yazılmış metinler, yayımlanması için zamanını bekleyen bir kitap metni, hikâye boyutunda kalanları ve bunlara benzeyenler, benzemeyenler…

“Benim için yeni” dediğim bu durum yazmakla derdi olanlara tanıdık gelebilir, bazı eylemsizliklerini tanımlamış bile olabilirim farkında olmadan ama bu benim için yeni (oldukça eski bir yeni —endüstriyel el halıcılığı ürünleri gibi bir “yeni-eski” değil, misal) bir durum gerçekten. Ben ki, bir “şey” yazmayı kafasına koyduysa oturup yazan, gerekirse (yazan-elden geçiren kisvelerini birlikte benimseyenler için çoğu durumda gerekiyor) üzerinden defalarca geçen ve bitirmeden bitmeyen o gayretkeş tiplerden biri olduğumu zannederim. Fakat burada bahsettiğim şeyler öylesi durumlara sığmıyor ve bu yazılmaları için harcanan zamanı da tanımlamıyor. Kısa ya da uzun… Öyleleri de var ki, birkaç kez üstünden geçilmiş ve fakat yine de yarım bırakılmışlardan müteşekkil.

Bahsettiğim şeyler olgun ama olmamış, bitmemiş, bilhassa bitirilmemiş metinler; ota boka yazdığımız notlardan değil ve evet, onlardan da var cepte ziyadesiyle.

Bu yazıya da (nota da…) rahatlıkla onlardan biridir diyebilirim mesela. Koy bloguna rahvan gitsin diyebildiğim şanslılarından(!) biri… Buraya yazmadığım, konu üzre veya konuyu ilgilendiren, konuya giren çıkan başka kavramların çokluğunu farkedince insan, belki de ürküyor ve eline aldığı yere geri koyuyor bulduğu şeyi. Hayır, gerisini çözümlemeyi okura bırakan bir yazmamak değil bu. Bilmiyorum… Bilmediğim şey yazar mıydım yazmaz mıydım olunca, bilsem şimdi yazardım da diyemiyorum.

Kendi lektörlüğünü de kendi yapan yazan insanının hali bir başka oluyor nitekim.

Güzel olmuyor…

Kategori: yazı