Porno tahrikiyle çalışan içten yanmalı motorlar

Ali Riza Esin, 5 Ocak 2011 — 6 dk.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaşanmış bir durumla ilgili düşüncelerimi yazacağımı duyurmuştum bir yerde ve çoğu zaman yapmayı sevdiğim bir şekilde aktarmak istiyorum şimdi.

Başlığın yazıyla bir ilgisi yok. Belki de vardır, okumak lazım. Porno önemli kelime. Arama motorları üzerinden alabileceğim erişimlerin düşüncesi bile beni tahrik etmeye yetiyor diyeyim; o kadar önemli.

Yazım durumun ve sonrasında yaşananların bir hikâyesinden oluşmayacak, çokça yazıldı bunlar hakkında ve aralarında tamamen veya kısmen katıldığım görüşler varken kendi duvarımda aynılarını tekrar etmiş olmayı faydalı bulmuyorum. Aşağıda bir bağlantısını bulup okuyabilirsiniz. Hatta, buraya da ekleyeyim ki izi kaybolmasın. Ben başka şeyleri tekrar edeceğim.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümlerinde Yaşananlara Tepki


Bunu yapmazdan önce, ilk cümlemde kullandığım “durum” kelimesine dikkat çekmek isterim. Olay diyemiyorum. Sıkça kullandığım “hadise” kelimesini kullanmaktan ise ısrarla kaçınıyorum. Ayyuka çıkaranların pervasızca “skandal” diye nitelendirmekle yetinmeyip “Skandal içinde skandal” diye duyurdukları, “Üniversitede porno” başlıklarıyla süsledikleri kısmı da beni ilgilendirmiyor konunun. Durumdan vazife çıkartarak 2011’in ilk habercilik başarısına(!) imza atanların, konuya magazin tadıyla yaklaşarak “medya”ya taşıyanların, toplumun kanı bitlenmişleri üzerinden beslenen “sülüklerden”, “parazitlerden” hiçbir farkı yok gözümde çünkü. Konunun o tarafının beni ilgilendiren tek yönü, ele alınış tarzının, hatta ele alınmış olmasının bile bana göre bir alçaklık hâli olmasıdır; böyle görmemin verdiği tiksinti… Buna alçaklık hâli demek yerine “çağ dışı” gibi ifadelere başvurmayı da yanlış buluyorum. Çünkü bu gibi bağlamlarda çağımızı daha eskilerinden çok da farklı görmüyorum.

İlkörnek sanatçıların mağara duvarlarını kendi el izleriyle bezemelerinden beri insanlar kendini gösterme biçimleri geliştirmeye devam ettiler. An geldi, biz buna sanat dedik; olanla olmayan arasındaki olancanın ağırlığıyla olmayanın hafifliği arasındaki farkı gözetmeden. Bir ifade biçimi haline dönüştü sanat. İfade biçimleri tekrar edilebiliyordu. Tekrar edilebilen alınıp satılabiliyordu; bir fayda değişimine konu edilebilen hiçbir şeyin aslında sanat olmadığı –bence de– gerçeğine rağmen. O haline rağmen ve o haliyle bile gelişti, serpildi, dallandı budaklandı, –araçlar değiştikçe– daha karmaşık ve büyük bir yapı halini aldı bugün sanat dediğimiz şey. Her şeye sanat denilebilirmiş gibi bir durum oluştu veya sanat adına konuşabilir hâle geldi her şey. Bakınız, şurada yürüyen harfler üzerinden ben de konuşuyorum.

Ne var ki ilkörnek insandan bu yana yer atmosferini soluyan insanların aynı gelişmeyi gösterdiğini söyleyemeyiz. İnsan özünde hep aynı insan, ilkincisi veya sonuncusu diye bir şey yok. Yeniden gelsin insanoğlu Musa, “maymun”u yalanlasın, yerine Adem’i koysun, İsa şahidi olsun bunun, cümlesini kutsasın Muhammet. Amin ve Amen.

O veya bu şekilde üredikçe insanlar, birarada yaşanan yerler dar gelmeye başladıkça, kendilerini kolay kolay gösteremez oldular. Kendilerini saklayabilecekleri veya gösterebilecekleri yerler, bunlara sahiplikler icat ettiler. Medeniyetler kuruldu. Bazılarını yıktılar, yenilerini yaptılar. Kendilerine eklemli insan modellerini yarattı medeniyetler. Kendilerinden olmayanlar dışlandı, ilkel ve barbar sayıldılar. Şeytan çıktı ortaya. Melekleri karşısında buldu şeytan. Hepsiyle birden baş edebildi yine de, en küçük korkular bile insanların en büyük kâbuslarıydı çünkü.

Dinler çıktı ortaya ve böylece dinsizler de çıkmış oldu. Korkular beslendi, safsatalar bilinmeyen gerçeklerle yer değiştirdi. Basit gerçekler ortaya kondukça dinler kendilerini geri çekme yöntemine adadılar. Öğrenmek ve öğretmek işi bilime yüklendi, bilim de dinden sayıldı. Ahir zaman uygarlıkları yoluyla edinilmiş şeyler bir anda silindi, yok sayıldı ve geriye kalanları hoyratça yok edildi. Milattan öncesi ve milattan sonrası oldu. Zamana hükmetmeye başladı insan, günler yeniden yapıldı.

Kendini gerçekle, yaşamla, yaşananlarla bir tutmak, tutunmak isteyen insan, bir şekilde kendini göstermek zorunda hissediyor yüzyıllardır; göstermek zorunda. Bu kendini göstermek, başka başka bünyelerde başka başka nedenlerle güdüleniyormuş gibi görünüyor. Çünkü insanlar kendisini biliyor sadece ve dünyayı kendisinden ibaret sayıyor. Çünkü benmerkezcilik bunu böyle bulmak istiyor. İnsanlar ben buradayım veya ben de buradayım demek ihtiyacı duyarlarken motivasyonları birbirinden farklıymış gibi görünse de, birbirinin neredeyse tıpkısı motivasyonlar, ortak aidiyetlerin şaheserleri şeklinde yaşam alanları buluyorlar kendilerine.

Kendini göstermenin şık yollarını öğrenememişler, kendilerini içinde buldukları kozaları yırtamamış olanlardan müteşekkil. Onlar görünmeyenler. Kendilerini gösteremeyenler. Kendilerini gösterenlerden en faydasızları ise kendi kendine kendini göstermekten başka bir dert edinememiş olanlar. Hepimiz o veya bu veya onun veya bunun ortasında kalmış rolleri paylaşıyoruz ve üstünkörü hayatımızla oynuyoruz hayatı. Bunun bunlardan öte “hiçbiri” şeklinde başka şık bir cevabı yok. Şıklara dahil olmayanlar ancak istisna denilebilecek kadar enderler.

Buraya kadar yeni bir şey söylediğimi zannetmiyorum. Bilinenin veya ortada duranın tekrarından ibaret yazdıklarım. Tüm bu laflamalar şu laflamaya işaret etsin diye yazıldı:

Kendini göstermek isteyen birisi, kendini göstermek isteyen birileriyle, kendini göstermek isteyen birilerine, kendini göstermiş. Kendini göstermek isteyen bir başkası kendini göstermek isteyen bir başkasına kendini göstermiş ve o da kendini göstermiş. Bu vahim durumdan haberdar olan ve kendini göstermek isteyen sayın seyirciler, kendini göstermek için kendini gösterebileceği şeyler arayan başka sayın seyircilere kendini göstermiş. Tüm bu esnada esasında kimin kimi gösterdiği henüz bilinmiyor. Ben de kendimi yeterince gösterebildim mi bilmiyorum ama durum bunu gösteriyor.

Klimt’e az bile yapmışlar zamanında. Bununla ilgili geri kalmışlığımızı tamamlamaya çalışıyoruz. Azimliyiz. Çıplaklığı “nü” ünlemesiyle ancak yatıştırabilmiş görsel sanatlar, bir dış gözle insan bedenlerinin rutinlerinden ibaret halleri kışkırtıcı sayabilenleri, bundan tahrik olabilenleri aşabilmiş değil hâlâ. Olabiliyoruz. Ancak o kadarız çünkü, fazlası değil. En fazla tahrik eden en çok dikkati çekiyor. Tahriki güzel sanatlardan sayılıyor bedenler.

Taştan bedenleri estetik simgesi sayan insanoğlu, kanlı canlı olanlarını şeytandan biliyor hâlâ. Havva ne kadar beyazsa yılan suretine bürünmüş ikincil kadın tasvirleri o kadar siyahlar hayatımızda ve yine de cazibe unsuru tabular. Arkası karanlık. Arkası pis.

Çirkin ve günah bunlar ve dahi yıl 2011, hâlen skandal!

 

İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümlerinde Yaşananlara Tepki

Kategori: yazı