Siz de bilin diye…

Ali Riza Esin, 16 Eylül 2010 — 3 dk.

Kitaplar, kitaplar, kitaplar… Basıldıktan sonra okura ulaşan kitaplar… Basıldıktan sonra dağıtılan, dağıtıldıkları yerde satılan, tükendiğinde yenisi basılan kitaplar… Tükendiğinde yenisi basılmayan kitaplar… İlgiyle ilgili ama ilgisiz kalmış kitaplar… Tamamı tükenmemiş, bir yerlerde sizi bekleyen ama erişmesi zor kitaplar…

Bir kitap neden ve ne zaman yeniden basılır? Talep çok olduğunda. Talep olmadığında veya azaldığında, kitaba ilgi soğuduğunda yani, yeni baskısı da çıkmıyor. Tamam, üç bin tane bastık, alan aldı, satan sattı; bu bir ticaretti ve bitti. Şimdi dağılın!

E, e-kitap diye bi’ şey var artık. Baskı diye bir şeyi de yok. Var mı? Yok. Daha doğrusu Türkiye’de yoktu, yeni yeni olmaya başlıyor, umarım çoğalır.

Eline vermek, eline almak, sahip olmak, sahip olduğunu hissetmek, hissetmek için dokunmak, gördüğüne inanmak, görmediğini, göremediğini bilmemek, hiç bilmemek, bilmezden gelmek… Bilmiyorum.

Bilmek ama bilmiyorum demek; bilmezden gelmek o da. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Oluyor işte. Bilmezden geliyoruz. Olsun.

Bugün haber verdiler kitapçıdan; not bırakmıştım, “kitabınız geldi!” dediler. Gittim aldım, Ahmet İnam’ın “Şiir İki”sini. Bu Şiir İki’nin bir de “bir”i var. “Şiir Bir”. O da yok piyasada. Baskısı yok.

Şiir İki de yok aslında; artık biliyorsunuz. Benim gibi araya araya bulabiliyorsunuz. Ne aradığınızı biliyorsanız. Ararsanız. Anlı şanlı kitapçıların hiçbirinde yok. Çalıştırıyorlar bilgisayarlarını, bir liste çıkıyor ekrana, aradığınız yazarın kitaplarından oluşan. Yazarına göre ona yakın veya onlarca kitap. Biri ikisi var, diğerleri yok. E n’apıcaz? Bi’ şey yapamayız. Baskısı yok! Peki… Bilmiyorum.


Siz de bilin diye Ahmet İnam’ın Şiir İki’sindeki “Şiir korkuluğu olarak manzume” yazısından birkaç kuple:

“Şâir! Şiir, içindedir. İçindeki şiirin hareketi senin yazgını belirler. Bu hareketi bilincinle, bilginle tümüyle belirleyemezsin. Ne denli kuram kitabı okusan da; şiir, kitaplardan gelen ışığın pek azına duyarlıdır.

Galiba önce, kendini harekete bırakacak denli yiğit olmalısın. Şiire gidemezsin. Neden mi? Şiir hiçbir zaman senin sandığın yerde değildir. ‘Sanmak’, akılla yapılan bir denetim arzusunun uzantısıdır. Şiir gelir sana, sen ona doğru yola çıkmışsan. Doğrusu şöyle: Sen, çağrısını duyduğun yöne doğru yürüyeceksin; o yön, dumanlı, puslu dağlar, ormanlar, ovalarla doludur. Senin şiire yürüyüşüne göre şiir sana gelir. Gelebilir. Şiiri yakalayıp kendine çekemezsin. Buna çalışırsan elinde şiir yerine başka bir şeyi bulursun.

Edilgin bekleyişten, esin kolaylığı ya da zorluğundan söz etmiyorum. Şiire birlikte gidilir: Sen ve şiir, şiire birlikte gidersiniz. Şiir seninle sende, kendine gider. Her şâirde, o şâirle kendine gider şiir.

Şâir! Şiir seni beklemektedir. Nasıl, nerede; bunu ancak sen bilebilirsin. Kendini şiire ayarla. Şiirin kendini sana ayarladığını hissederek. Arthur Rimbaud ağabeyim şöyle yazıyordu: ‘Je veux être poète, et je travaille à me rendre Voyant.’ Şâir olmak gören olmaktır. Neyi? Şiirle ilişkiyi. Ne şiir senin elinde ne sen şiirin elindesin. (…)”

“Nereden geliyor şiir? Dilden gelmiyor. Dille geliyor. Dil öncesinde duruyor. Şiir bedeninizdedir. Rimbaud ağabeyiniz bunu görmüştü. Ne diyordu, o çok anılan sözünde: ‘Je est un autre.’ ‘Bir başkasıyım ben.’ Sen bir başkasısın, şâir! Şâir, sen bir başkasısın. Öyle olmasaydın, yakalayamazdın şiiri! Kendin sandığın, egemen olduğun, kendin değil şiiri yazan. Sen bir me’mur, sen bir buyurgan, sen kafanda tümüyle tasarladığını yazan değilsin. Böyle bir şâir asla olmamıştır; ‘Des functionnaires, des écrivains: auteur, poète, cet homme n’a jamais existé!’ Rimbaud’un gördüğü, varlığın ancak şiirle görebilecek boyutlarıdır. Sonra felsefeciler gelir (örneğin, Merleau-Ponty!) bu boyutları idée ile görmeye çalışır.

Şiir körü, şiirküre yoksunu manzûmeciler ne yapar? (…)”

Bilmiyorum…

Kategori: yazı