Transdisipliner tatlı söyler

Ali Riza Esin, 22 Aralık 2011 — 5 dk.

“Multidisiplinerlik” sözü geçtiğinde bir imkânsızlık, bir olağanüstülük, bir sıradışılık algısı ya da tam tersine bir şıpsevdilik, bir her dala konuculuk, her çiçekten bal alıcılık, her şeye sarıp-sarkmak, her işe burnunu sokmak gibi şeyler canlanabiliyor zihinlerde.

Her ikisi de yanlış. “On parmağında on marifet” gibi sözleri bu kadar kolay eskitmeyelim. Aklım sıra doğru şıkka işaret etmeye çalışacağım bu yazıyla; “ceee!” deyip geçmemek lazım. Keşke bu kadar kolay özetleyebilse de birileri bize hayatı, biz de işaretleyip atlayabilsek oyunun bir sonraki seviyesine.

Sadece mesleki anlamda değil, hayatın her alanında çağın olmazsa olmazlarındandır —sözlük anlamlarıyla olmasa da, doğru çağrıştırabildikleri diğer şeylerle— multidisiplinerlik, interdisiplinerlik. Transdisiplinerliğe bir dokunup geçmekle yetineceğim, bulunduğu yerdeki işlevi önemli.

Bu olmazsa olmazlığın nedenini basitleştirerek ancak ayağa düşürebildiğim (bana kolay olması bakımından) birkaç örnekle açıklamayı denemek istiyorum. Biraz daldan dala… Konudan konuya…

Alanında uzman bir akademikin, Türkiye yollarında zarar görmeden otomobil kullanabilmesi için aynı zamanda “iyi şoför” olmak ihtiyacını hissetmesi ve belki mecburen, mecburiyetten öyle olabilmesi gibi birşeydir bu. Yoksa, “at gözlüğü” diye de bir şey var. Adı üstünde… Atlara takılan bir şey… Sonradan…

Multidisiplinerlik, her disiplinle ilgili az veya çok bilgi ve yetenek birikimine sahip olmak değildir sadece ya da böyle anlaşılmamalıdır bence. Multidisiplinerlik de başka diğer çoklu-birikim gerektiren şeyler gibi, örneğin sinema yönetmenliğinde olduğu gibi, zaten sahip olunması gereken görme biçimleri, duyma biçimleri arasındaki dengeyi doğru kurabilmeyi gerektirir. Daha açık bir ifadeyle, bir multidisipliner insanının her disiplinin şapkasını ayrı ayrı takabiliyor olmasını gerektirir.

Her iki disiplinle ilgili bilgi derinliğine, müstesna yeteneklere sahip olabilirsiniz ama aynı anda hem “grafiker” hem de “fotoğrafçı” olunmaz mesela. Olunursa daha güzel olmuyor anlamında olunmaz; yoksa olduran olduruyor gayet güzel. Fotoğraf çekerken fotoğrafçı gözüyle bakabilmek, grafik işlerle uğraşırken grafiker gözüyle görebilmek önemli burada. Yazarken, “yazar” diyebilmelidir bir insan kendisine; o ciddiyetle yaklaşmalıdır, başkalarının ne dediğini önemsemeden. Okuyanın okumaya değer bulması için anlattığınız hikâyeyi, —hikâyenin de okunmaya değer bir hikâye olması koşuluyla— yazdıklarınızın okunur (okunaklılık değil) olması gerekliliğinden bahsediyorum.

İlk verdiğim örnekteki uzmanın trafikte yaşanabilen absürt olaylara salt o uzmanlığıyla yaklaşması daha absürt neticeler doğurabilir. Yılmaz Özdil’in bir laz bakkal alışverişi esnasında (bakkal deyip geçmeyelim) yazılarındaki ironik tavrı devam ettirmesi beklenemez.

Fotoğraf örneğine geri dönersek… Aksi taktirde bir konuyu fotoğraflarken hiç farkında olmadan “ben bunu nasıl olsa bilgisayarda kadrajlarım” gibi aldatıcı bir bakış açısına yakalanmak kaçınılmazdır ve böylesi bir durumda o anda yapılan şeyin yetenek (koldaki bilezikler) tanrılarından her birinin işin bir ucundan çekiştirmesiyle eriyip gitmesi muhtemeldir. Yapılan iş, aslında olabileceğinden “daha az” bir şeye dönüşebilir. Azlık-çokluk, nicelik kisvesinden sıyrılsın ve niteliğe vurgu olsun burada.

Günümüzde (daha öncesinden beri hatta; yeni yeni öğreniyorum) “Transmedia Storytelling” diye bir kavramdan bahsediliyor. Bu kavrama adapte olabilmesi için insanın, fiilen değilse bile, fikren ve zihnen hazır olması gibi bir gereklilik var ortada. Burada buna multidisiplinerlik, transdisiplinerlik değil de “interdisiplinerlik” diyelim işte…

Karmaşık veya basit, hiç fark yapmaz, bir proje etrafında çalışabilecek insanların aynı dili konuşabiliyor olması, ortak paydalarının beyin alabildiğine geniş olması birincil öneme sahip artık. “Entelektüel birikim” kavramını bakiyesi şık bir banka hesabı gibi görenleri, bundan sadece şık-şıkıdım yıl sonu raporlarındaki diploma seviyelerinden müteşekkil pasta dilimlerini anlayanları selamlarım.

İnterdisiplinerlik kavramına gelmişken, Michael Seipel’den bir alıntı:

“Disiplinlerarası analiz bir sorunu çözmekte başvurulacak tüm disiplinlerden sağlanan bilginin bütünleşmesini gerektirir. Disiplinlere ait bilgi, kavramlar, araçlar ve araştırmanın kuralları öyle bir ele alınır, karşılaştırılır ve birleştirilir ki; ortaya çıkan anlayış her bir disiplinin sağladığından daha büyüktür…” — Ki bu bizi oradan alıp Transmedia Storytelling denilen şeyi kavramakta da bir adım öteye götürebilir belki.

Buradan da WDO Lab sitesinden bu konudaki güzel bir yazının sonlarına doğru uzanalım (kaynağını da vererek). “Labron James #5 Transmedya devrimine hazır mısınız?” başlıklı yazıdan:

“Animasyon da öğrenmek istiyorum video oyunlarını da… Yayımcılığı da, televizyonculuğu da…” diyor Guillermo del Toro.

“Neden mi? Çünkü, bir hikâye anlatıcısının gelecek 5-10 yıl içinde tüm bunları öğrenmeye mecbur olacağına tüm kalbimle inanıyorum.”

(Rich Fahle, Çeviren: Taylan Yapıcı)

Acaba Levent Erden yaklaşık iki yıl kadar önce, “Süpermen-ler ordusuna ihtiyacımız var.” diye mır mır bağırırken bundan mı bahsediyordu?

İşte tüm bu nedenlerle pazarlama iletişimi alanında hatırlı yere sahip insanların, —yönetici pozisyonunda olanlarının dahi— mesela bir HTML okur-yazarı olmasına ya da kerli ferli bir teorisyenin birlikte çalıştığı insanları daha güzel yerlere yönlendirebilecek düzeyde altyapılara, teknik donanımlara sahip olmasına hiç şaşırmıyorum.

Neden garipsemiyorum acaba, usta bir grafik/web tasarımcı insanının, esaslı bir insanın, kendi blogunda bunlardan bahsetmek yerine çok başka durumlarla, hallerle ilgili, havaya suya dokunan “yazılar” yazmasını…

Ama şimdi sadece şu cümle yazıyor orada:

“121 101 110 105 100 101 110 32 100 111 103 109 97 107 32 105 99 105 110 32 111 110 99 101 32 111 108 109 101 107 32 103 101 114 101 107 105 114”

Konudan konuya atlayabilirim, bu yazı çok müsait çünkü buna. Bu dahi bir şiirdir mesela. Diğer şiirlerden şiir olmaklık anlamında hiçbir farkı olmayan bir şiir…

Okuyabiliyor musunuz?

Ya da şöyle sorayım: Okuyor musunuz?

Keşke bu kadar kolay özetleyebilse de birileri bize hayatı, biz de işaretleyip atlayabilsek oyunun bir sonraki seviyesine.

Kategori: yazı