İki yazı birden kuşağında bugün: Bu kafa Twitter kafası deyil!

Ali Riza Esin, 27 Haziran 2011 — 12 dk.

Twitter ve “kamusal alan”

Okan Bayülgen’in programlarından birinde, “Twitter bir ‘kamusal alan’ mıdır?” bahsi geçti dün gece ve herkes bir görüş belirtti kendince. “Özel yaşam”, “özel alan” konuşuldu ve bunun zıttı olduğu düşünülen “kamusal alan”… Kimler yoktu ki programda; Doktor Erol Bey, Levent Erden Bey (hayranlarından biriyimdir kendisinin), Derya Özçelik Bey ve isimlerini bulamadığım başka değerli konuklar –ama hukuk oradaydı, renkli basın oradaydı ve Okan Bayülgen de vardı tabii.

İzleyebildiğim kadarından (o bölümünden) anladığım kadarıyla, Twitter’ın (da) bir kamusal alan olduğunda mutabık kalındı. Yanlış anlamış ve bu yazıyı da boşu boşuna yazmış olabilirim. Olsun, okuyun siz. Başka başka şeyler var yazımın içinde.

Herşeyden önce, Twitter (veya benzerleri) bilinen anlamıyla bir kamusal alan değildir bence. İnternet de bir kamusal alan değil; bir birleşik alandır. Birbirinden farklıdır bunlar ve önemli bir nüanstır bence bu.

Bir “yeri” kamusal alan şeklinde tanımladığınız zaman, “kamu yararı” ve “kamu ilgisi” gibi başka tanımlamalar da katılıyor işin içine ve bu, o tanımlamalarla yaşamak durumunda olanların işlerine geliyor haliyle. Başka işleri şöyle dursun, şöyle de işlerine geliyor: Meseleleri anlamış sayıyorlar kendilerini; bildikleri başka şeylere yapıştırarak, onlar üzerinden düşünerek. Öyle ya, bildiklerimizi niye öğrendik ki? Daha sonra işimize yarasın diye; öyle değil mi?! Yoksa ne lüzumu var?

Bir yere “kamu yararı”nı, “kamu ilgisi”ni soktuğunuz zaman, o yerin bir daha iflâh olmadığını yaşadığımız olaylar çok gösterdi; göstermeye de devam ediyor. Bu o yerin yerine göre de o yerin olduğu yere göre de ve dahi kamusuna göre de değişiyordur elbette.

Her tanımlama, başka tanımlamalarla da temellendirilmiş oluyor ve şunu da iyi biliyoruz ki erken kalkan herkes sizden önce tanımlamış oluyor bir şeyleri —sizin yerinize ve adınıza! Böyle yürüyor bu düzen. Siz bir “kamu” mensubusunuz, birey olmazdan önce ve bu kamu diye nitelenen ve aynı havayı soluyanlardan müteşekkil “toplum” öyle bir şey ki, bireysel olarak ve kendi kendilerine hiçbir şeyi beceremezler —hep birileri olmalıdır başlarında, onlara ne düşüneceklerini, ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını söyleyen. Çoğunluk edilmiş inanç ve ahlâk anlayışları ve onların yılmaz bekçileri olmasaydı nice olurdu kamunun hali! Aman diyeyim! Bakın, sakın!

Kim ihtiyaç duyuyor buna peki? Hukuk mu? Hangi hukuk? Birisi yanlış birşey yapar ederse, —bu durumda yazarsa, söylerse— kendisine yanlış yapılmış olan kişi —veya bu durumda kamu— o kişiden hesap sorabilsin diye mi? Ne münasebet? Nerede kaldı “fikir özgürlüğü”? Hani demokrasi diyorduk? Diyor muyduk? Demiş miymişik hiç?

Kanun koyucular ve korucuları, tatbik edicileri, tanımlamalara daha meraklı olmalılar tabii. Yazılı ve önlerinde olmalı her şey. Kanun, nizam, intizam… Öyle olmak durumundalar; çünkü “şey”leri somut birtakım başka “şey”ler üzerinden değerlendirmek zorundalar. Bu o şeyleri bir standarda bağlayıp öyle tasnif edebiliyor olma kolaylığı sağladığı kadar, o değerlendirenlerin, tasnif edenlerin en başta standart kafalar olmamalarından kaynaklanan da birşeydir. Objektif olabilmek, her kafada farklı esen subjektif düşüncenin yan etkilerinden kaçınmak, ancak böyle mümkünmüş gibi görünüyor.

Ve “kamu” diye bir şey var. Halk… Veya Bülent Ersoy deyişiyle Hâlk… Şimdi bu halkın bir kısmı zaman zaman evinden, kovuğundan çıkıp insan içine karışabiliyor; hadlerine olmasa bile. Hep birlikte bulunulabilen yerlerde arz-ı endam ediyor insanlar. En basit tanımıyla böyle yerlerdir bu kamusal alan denilen (kamuoyu oluşturulabilen) yerler. (Tanım “yer”i tanımlamaz, toplumun ortak çıkarları üzerinedir.)

Kanunlara, nizam ve intizam şartlarına, genelgeçer ahlâka ve dine, inançlara göre, o iki kişiden biri, (mesela ben) diğer kişiyi üzecek davranışlardan, hâl ve hareketlerden, söylemlerden, söylenmelerden vs. kaçınmalıyım. Peki kaçınıyor muyum veya başkaları yaptığında kaçınabiliyor muyum? Olmuyor. Olmuş olmuyor, daha doğrusu. Olup bitmiş oluyor kendiliğinden ve sonra olanla ölene çare bul ki, dostlar alışverişte görsün.

Bu son söylediğim biraz karışıkmış gibi gelebilir; Ünlü yazar Charles Dickens daha güzelini söylemiş zamanında… Demiş ki: “It’s over, and can’t be helped, and that’s one consolation, as they always say in Turkey, when they cut the wrong man’s head off.” (Yanlış kişinin kellesini kestiklerinde Türkiye’de hep söyledikleri gibi, ‘bitti ve yapılacak birşey yok ve durum bundan ibaret.’)

Twitter bahsine dönersek… Hayır. Twitter bir kamusal alan değil. Alan alan ayırmalıysak mutlaka, Twitter’ın bir kişisel alan olduğu teslim edilmeli. Kişilerin, bireylerin alanıdır. Birleşik bir alandır, evet. Ve en temel birimiyle bireysel bir alandır. Net. Takipçi sayılarına bakarak bir yayınlama alanı oluşturulduğu ve ne kadar çok takipçisi varsa kişinin, o kadar geniş bir “kamusal alana” sesleniyor olduğunu söylemek doğru değil. O kadar çok “kişiye seslendiği” doğrudur ama, evet. Nüanslar… Nüanslar…

Diğer kişiler, diledikleri kişiye abone olup, o kişinin söylediklerini okuma, takip etme olanağı yaratıyorlar kendilerine. Bir rıza var ortada; bir kabul. O kabul, o kişinin yazdıklarını, söylediklerini okuma kabulü. Kabul etme veya üstüne alma, alınma kabulü değil. Ve orada söylenenlerin, yazılanların, evet, bir yayın niteliği taşıdığı da doğru ama aynı zamanda birer fikir, düşünce, eylem tanımı, kişilerin kendi özgür ve kendine özgü ifadelerini taşıyan bir kanal… Bir TV kanalı gibi değil tabii ama internet başlı başına ve başına buyruk bir medyadır, evet. Bir mecradır ve sorun da bu zaten! Bu biliniyor ve kıyamet de oradan kopuyor!

Bir Twitter notuna olduğundan daha büyük anlamlar yüklemek niyedir? Ele gelsin diye mi? Yeter ki ayakları yere değebiliyor olsun diye mi?

Yoksa bozulmasını istemediğimiz ezber hazretleri mi girmiş oluyor işin içine? Bu bu kadar kolay mı? Ezberleri alt ediyor olmak?

Evet, kolay.

“Modern dünya dinozorları”na bir sır vereyim:

Artık hiç kimse sırayla konuşmuyor. Anlamak için sizin sıraya koymanız gerekiyor. Kulak tıkamak da bir çözüm tabii. Çok şey duyup hiçbir şey anlamamak da mümkündür ve keyfinize kalmıştır ama anlarmış gibi başınızı sallayıp durmayın hiç olmazsa.

Ve şu da var ki, bunu böyle yapmayı seçmişseniz hiç konuşmamanız gerekiyor. Hiçbir iş yapmıyor olmanız lazım. Hiçbir şeyi söylememeli ve hiçbir “şeyi” yönetmemelisiniz bundan böyle. Yönetemezsiniz çünkü. Yönetemiyorsunuz. Herşey kendi olduğu gibi yürüyor ve sizler bunu yönettiğinizi sanıyorsunuz. Müdahaleleriniz eski ve geçerlilikleri kalmadı artık. Bitti. Bitmediyse de bitmek üzere.

İtaat edildiğini, biat edildiğini, yönettiğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz ya da onu şimdi öyle edenler yanıltıyor sizi. Çünkü onlar sizin “yerinizi” gözetenlerden ibaret, sizi değil. Yolunuzu değil, yerinizi gözlüyorlar.

Evet, itiraz ettiğim temel nokta bu değildi ve konuyu gezdirmiş oldum biraz ama itiraz ettiğim şeyin ve pek çok başka yanlışın yanlış olmasına neden olduğunu düşündüğüm şu temel hatayı tekrar edeyim, özetle: Her şeyi daha önce bildiğiniz kavramlar üzerinden, aynı eski bağlarla, bağlamlarıyla düşünürseniz, yeni şeylerin gerçekte ne olduklarını anlamak hususunda yetersiz kalabiliyorsunuz ya da anlama şansınız olmayabiliyor.

Yeni dediğimiz şeylerden gerçekten yeni olanlarına baktığımızda, eski kalıpları yıkan, yenisini kuran şeylerle karşılaşıyoruz zaten. “Devrimci” denen şeylerle. Devrimci diye nitelendirilebilen şeylerin bir şeyi mutlaka sıfırdan bulmuş, yaratmış olmaları da gerekmiyor. (Konu iç/dış: “Yaratıcılık” da mesela, insanların benzer bir kafa karışıklığına uğradığı bir konu. Yaratıcılık diye bir şey var ve bir gerçek ama sizin bunu bilmiyor —anlamamakta ısrar ediyor— olmanız ve onu kendinizce tanımlamanızın yaratıcılık —kavramına en başta— hiçbir katkısı yok ve bu anlamda mümkün de değil zaten. Eski kalıpların üzerine aynı çamurdan sıva yapmış oluyorsunuz sadece ve kabuğunu kalınlaştırmış, sağlamlaştırmış oluyorsunuz. Kurudukça, yer yer döküldükçe o kabuk, arkanızdan gelen başkaları tazelemeye devam ediyor; ve aynen böyle devam etmeleri, böyle bilinmeleri çok mümkün çünkü aynı ezberlerden yola çıkmış oluyor onlar da; baştan alma merakını göstererek değil; yolu yarıladıklarına sevinerek hatta.)

Ne diyorduk?.. Ha, Twitter…

Her neyse işte.

 

Son “tweet”lerime altyazılar

Twitter’ın ne olduğu, Twitter’a neler yazılması gerektiği konusunda üzerinde mutabık kalınmış gibi görünen bazı görüşler var. Ancak bu mutabakatlar, üzerinde anlaşılmış herşey gibi hangi motivasyonlar üzerinden hareket edildiyse onların belirlediği şeyler temelde ve sırf bu nitelikleriyle bile, benzeri motivasyonların ırgalamadığı başka insanların da umurunda olmuyorlar.

Bir “aforizmalar” konusu var mesela. Twitter hesabını yeknesak bir şekilde afor afor aformakla kullanan kullanıcılar var. Olumsuz tepkiler alabiliyorlar. Zaman zaman ben de yapıyorum bunu. Gerek rastladığımda beğendiğim, gerekse bildiklerim arasında beğendiklerimden olduğu için paylaştığım, gerekmese de kendi kendime uydurduğum aforizmaları paylaşabiliyorum. Neden yapıyorum bunu? O an öyle yapmak istiyorum çünkü. Twitter’ı amacından saptırmak veya başkalarına laf atmak veya onları kızdırmak, bunlardan hoşlanmayanların üzerine üzerine gitmek gibi bir niyetim yok. Çoğu kullanıcının da öyle bir niyeti olmadığını düşünüyorum. Niyet okuyanların o maharetlerinin kendilerinden başkasına nasıl bir zararı yoksa, başkalarına fiziksel (veya zihinsel de olmaması gereken) bir zarar vermediği sürece insanların içlerinden geldiğince davranmasının da bir zararı olmamalı.

Takip etmek ya da takip etmemek… Böyle değil midir nihayetinde? Olmak ya da olmamak gibi aynen, çözümü sorunun içinde saklı bir sorun. Sorun de(y)il yani…

Yine kendi Twitter hesabım örneğinden hareketle söyleyebilirim ki, takipçilerimin ekranlarının bir-iki yüz pikselkarelik değerli bir görüntüleme alanını işgal edebilen bu “not”lardan —haberleşme amacı taşımayanların— benim için tek bir piksel kadar değeri yok kendi gözümde (toplasam tek bir şey edebilirler belki —çizdikleri genel resim anlamında). Acı ama gerçektir bu. Sadece eğleniyorum diyeyim kendi adıma. Ama bu yazıdaki halleriyle olduğu gibi daha geniş yer kapladıklarında daha zevkli bir hale bürünebileceklerini düşünüyorum sanırım veya bunun beni daha çok eğlendirmiş olduğunu söylemem lazım. Şunların:

 

Saçlarını uzatınca anlıyor insan twitter, saç tellerinden hangilerinin daha delikanlı olduğunu.

Bu eserinde şayir demek istemiş olabilir ki, kısa saçlı insanlar saçlarını uzatmayı denediklerinde o sürecin bir aşamasında saçları normalde olduğundan daha çok dökülür. İsviçreli bilimadamlarınca kanıtlanmış bir gerçektir bu. O dökülen saçlar daha önce sizin bir şekilde “İnceldiği yerden kopsun.” diyerek ilişkinizi rasyonel bir temele oturtma iradesini göstermenize rağmen pişkin pişkin “Dur bakalım dostum, daha ölmedik!” diyenlerdir ki kopacaklarını bildiğiniz halde ne hak yere kalıp dururlar kafanızın bir yerinde. Kalan sağlar bizimdir kısacası.

 

Keyfimi kaçıracak şeyin keyfimden daha büyük olması lazım twitter. Olabilir tabii. Olursa salarım üzerine, kim kimi yerse artık. Ben yemem.

Şayir bu eserinde de şunu demek istemiş gayet net: Keyif senin köpeğin olsun; sen keyfinin köpeği olma.

 

Kahveyi çok seviyorum twitter ama ellerim klavyeyle meşgul olunca mütemadiyen, soğuyoruz birbirimizden. Anlatamıyorum kendisine bunu.

“Güzel olan ve güzel olduğunu bilen herşey kendisiyle ilgilenilmesini ister ama güzel olan tek şeyin o olmadığını öğrenmesi zaman alır. Veya başka güzellikler yaratmaya çalışmak için birlikte yürüyor olmanın aslında tek ve en büyük güzellik olduğunu öğrenmesi… Sözün kendisinden daha anlaşılmaz gelebilir bu açıklama ama durum budur. Ne gelir elden…” diyeceğim ama o değil. Kahveyi seviyor olmama rağmen sıcak sıcak içemiyorum. Bu budur.

 

Zzzt! Happened.

Twitter’ın “Neler oluyor? Neler oluyor?” deyip durmasına karşı başka bir tepki olmalı bu. Twitter’ın buna çok içerlediği söyleniyor.

 

Yaz yağmuru güzel lan twitter… Yağmurlar hep güzel aslında ama boşver sen, işine bak. Neler oluyor filan…

Burada şayirin yağmurdan çok hoşlandığını anlıyoruz. Yağmurdan hoşlanıyor olması ıslanmaktan da hoşlanıyor olması anlamına gelebilir tabii. Gelmeyebilir de… Bilmiyoruz. Ayrıca Twitter’ın “Neler oluyor?” sorusuna bir sataşma var.

 

Bana dokunmayan yılan nerdedir şimdi kimbilir. Ne yer, ne içer… Yazık lan.

Şayir burda ne dediğini kendisi de bilmiyor. Kendi kendinize anlamışsanız ne âlâ.

 

rüyasında mühim bir copy/paste yaptığını hatırladığı halde uyandığında clipboard’unu boş bulabilir insan ve biz buna hayırdır inşallah deriz

Bu “…ve biz buna ‘şunu’ deriz” serisine dahil bir yumurtadır. Çok derin bir anlamı vardır.

 

“Ege denizi bu efendi deniz”

Can Yücel’in “Buluşmak üzere” isimli şiirinden bu da. Öyledir.

 

Sabaha karşı girdiklerim telefonun taslaklarına not ettiklerimdi ve şarjör boşalttım. Daha güncel ve ânı yaşayan twitlerimde buluşmak üzere!

Evet evet, yaptım bunu.

 

Ama geçti artık…

Kategori: yazı