Var Olmanın Hafifletici Nedeni Olarak Yazarlık

Ali Riza Esin, 2 Ağustos 2008 — 5 dk.

“Nefes alıyorum, öyleyse…” değil. “Su içiyorum, öyleyse…” değil; “Yemek yiyorum, öyleyse…” de değil…

“Tenime rüzgâr değiyor, öyleyse?..” belki biraz. Biraz da “sevişiyorum öyleyse…”

Tüm bunların tamamı, yaşanıldığını, var olunduğunu hissettiren şeyler belki, ama doğrusunu Descartes (René) söylemiş, “Düşünüyorum, öyleyse (o halde) varım” diye ve fakat, devamıyla söylendiğinde benim için varlığımın anlamını pekiştiriyor. Düşüncelerimi ifade ediyorum; düşüncelerimi ifade etmek için yazı yazıyorum; “Yazıyorum, öyleyse varım.”

Elim neye varmışsa, neye uzanabiliyorsa o kadar biliyorum. Ufkum nereye ermişse, nereleri tarıyorsa o kadarım, o kadar geniş veya dar dünyam. Hayallerim, düşlerim, düşüncelerim zorlayabilir sınırlarımı ancak; delebilir duvarları, dünyamı genişletir; düşünmeye çalışarak, düşündüklerimi yazarak.

Yazıyorum, önce kendimle halleşiyorum. Yazıyorum, kendimle halleşmelerimi, benden gayrı âlemle hesaplaşmalarımı kağıda döküyorum. Ne için?

Bir daha dönüp okumak için ilk elden. Nihayetinde okunmak için de, ama kelimeleri kelimelere vurmanın tadına varmak dahi, tek başına bir neden. Seviyorum çünkü… Sevgi kapıda belirdiğinde, tüm nedenler önünde eğilmeli saygıyla.

Hayatın bin bir keşmekeşinden her birini, kelimelerin her biri temsil ediyor bir biçimde. Kimi tam anlamlandırabiliyor, kimisi ise ucundan kıyısından dokunuyor, ama değiyor. Kimi kelimeler ise, temsil yetkisi bahşedilerek vekâleten ‘adanmış’, anlama memur edilen özne olarak, “Al, git… Bu anlamı çağır uzaklardan, ama sus kimseler duymasın…” şeklinde görevlendirilebiliyor; kelime, kendi anlamına mahkumiyetten kurtulmuş, başka bir anlama yelken açabilmenin özgürlüğünü duyumsayarak mutlu, okuyan o anlamı kavrayabildiği anda gizli bir hazineyi keşfetmişçesine heyecanlı ve yüzüne vurması gerekmeyen içten bir sevinç halinde…

Kelimeler yanyana geldiklerinde, özneleriyle, yüklemleriyle, yüklemeleriyle cümleler, tümceler oluşturuyor. Tümceler bazen kendi başına, bazen de kendinden önceki ve sonraki tümcelerle elele anlamlar yaratıyor; anlamaları buluşturuyor… Yazının yarattığı dünyanın aktörleri cümleler; yardımcı oyuncusu “yan tümceler”.

Paragraflardan örülüyor yazı, tümceler tuğlaları. Yazı, kağıtlara dökülüyor çoğu zaman, ama suya yazmaktan farksız belki de, kendinle halleşiyorsun herşeyden önce. Kendi kendini çekiştiriyorsun aslında; çünkü, ne yazısı olursa olsun yazılan, öncelikle kendi karın ağrıların bunlar; algılamalarının, algılarından oluşan örgülerin bulundukları yerden nefes aldığın günyüzüne doğuşuna sancılar adanarak ortaya çıkıyor.

Okuyorsun yazını bir daha ve yaptığın işin doyumsuz başka bir safhasına erişiyorsun. Üstünden geçiyorsun bir daha, bazı kelimeler kendilerini rahat hissetmemeli, orada ne işleri var? Ya kelime dağarcığının derinliklerine geri gönderilmeli ya da içinde yer aldıkları, dizildikleri satırın başka bir boncuğu haline dönüşmeli.

Yazının anlamını okurun anlayışına teslim etmeden önce, anlaşılmaz olmakla, anlaşılmaz olmaktan kaçınmak, anlaşılmayı istemek arasında gidip gelmeler yaşanıyor bazen. Ortak akla değebilmek kolay değil. Gerekli de değil belki, seni okuyacak senin kadar olmalı diyorsun; eğitim amaçlı bir yazı yazma eylemi içinde değilsen. Değilmiyor tam da bu nedenle çoğu zaman ve aslında değme kaygısı da taşımadan yazmak değil mi ortak aklı akıldânen kabul edebilmeni sağlayan önduyu… Aksi halde, ortak akıl değil, “ortak koşullanmalar”a öykünmen gerekmez miydi?

Ortak koşullanmalar, hayatın, medeniyetlerin kazanımları, zenginlikleri olarak kabul edilip hayatları şekillendiriyor; hayatlar buna göre kuruluyor, boşalıyor. Eylemine isim koymak gereğini duyduğunda, ortak koşullanmalar değil de ortak akıl ise aklına güvendiğin, o akıl yazı yazana ne der, hangi kisveyi yapıştırır?.. “Yazan” der ilkin, eylemi ifade eder bir biçimde çünkü yüklemin sıfat haline dönüşmesi kolay değil, ortak aklın sıfatları değerli, her eylemi gerçekleştirene yakışmaz, bazısına yapışmaz da zaten kayar düşüverir üstünden. Ama genel geçer kabul, medeniyet hafızası ansiklopediler tarafından “…aslında yazılı bir iş üreten herkes için kullanılabilmekle birlikte, aslen yaratıcılığını kullanarak profesyonel bir şekilde eser üreten veya farklı formatlarda çok sayıda eseri olan kişiler için kullanılır.” diye dillendirmekte bunu.

Yazarlık diye bir meslek vardır, biliriz onu. Yukarıdaki tanımlamada “profesyonel bir şekilde eser üreten” diye geçiyor; “ekmeğini yazıdan çıkaran” denilebilir kısaca, genel anlamıyla “yazar” kişisine.

Bu anlamıyla yazar odur ki, tıpkı bir oyuncunun kılıktan kılığa, kişilikten kişiliğe girebilmesi, onu yaşayabilmesi, yaşatabilmesi gibi “profesyonel”liğinin gereği olarak kendi düşüncelerinden, sancılarından sıyrılıp başkası gibi de, başkası için de yazabilir, bunun için antrenmanlıdır; yazı, bir üretim süreci olarak ele alındığında, ortaya çıkan “eser” daha değerli kabul edilebilir. Yazanı, “Yazar”dır.

Ekmeğini yazıdan çıkarmadığı halde yine de düşünerek acıkan, yazarak doyan kimseler olamaz mı demek bu? Yazdıkları okunan, paylaştıkça acıkıp duran… Tanımlamanın “yazılı bir iş üreten” faslına uygun ve o işin ederi kaygısına düşmeden, özgürce, pervasızca yazı yazan…

Ortak akıl sahnesinin yıldızlarından “yazar” Andre Suares, “Her tanımlama, bir sınırlamadır.” demiş. Evet, yazarlık da diğer tüm kavramlar gibi, tek bir tanımlamanın kapsadığı anlama indirgenemez. Bunun aksi, yaratıcılığı da, merakı da, bilimin temel amacını da sınırlandırmış olur. Toplumun genel kabulleriyle yaşamak bir seçimdir, onları kabullenmeyip yeniliklere, başka doğru veya yanlışlara yönelmek başka bir seçim ve o seçimi yapanlardır ki ortak kabullenişleri reddedip eylemlerini ortak akla dönüştürüverirler.

Yazar olup olmamak değil yazı yazmanın koşutu. Bunu yapmasının amacı salt hayatını sürdürmek değil, hayata anlam katmak olduğu sürece kişinin; yazı yazmak, var olmanın nedenlerinden biri olarak görülebiliyor tadına varanlarca.

Yazı yazmayı var olmanın hafifletici nedeni olarak görüyorum; bir ‘ön vargı’…

Evet, ben yazarım!

Veya yazmam…

Kategori: yazı

Bir yorum yaz

  • Yazı ve yazarlık üzerine güzel bir “yazı”. Özellikle yazının oluşma süreci, yazarın yönelmişliğinin ve motivasyonunun bu süreçteki rolü üzerine önemli düşünceler var. Kişisiz ve olgusal bir varlık olarak insan bu sürecin sonunda “Yazar”a dönüşüyor; bu açıdan bakıldığında Yazı “Yazar”dan önce geliyor diyebiliriz. Çünkü Yazı’yı oluşturan içerik, Yazar bir iletim ajanı olarak devreye girmeden önce, dış dünyada söylem-dışı olarak bulunuyor zaten; tıpkı “Hayatın bin bir keşmekeşinden her birini, kelimelerin her biri temsil ediyor bir biçimde” cümlesinde olduğu gibi. Benzer şekilde, “içerik” yani bu “keşmekeşler”den her biri Yazı’yı önceliyor ve bunun sonucunda “İçerik-Yazı-Yazar” üçlemesi ortaya çıkıyor. Fakat, “İçerik” “Yazı”yı oluşturduğu gibi, yazı aracılığıyla da “Yazar”ı oluşturuyor denilebilir. Verili olarak bulunan içeriğin yazar üzerinde yarattığı etki, yazarda oluşan tepkiler üzerinden yazarı şekillendiriyor ve bu sürecin sonucunda “Yazı” denilen ürün ortaya çıkıyor. “Yazar” ortaya çıkan “Yazı” kadarıyla vardır; bu varlığın boyutu ve sınırları “Yazı”nın içerdiği olası yorumlarla şekillenir. Yazarın bedeninde provoke edilen tepkilerle kendini var eden “Yazı” söylem-dışı olarak bulunan içeriğin özüne ne denli yaklaşırsa, yazarın “yazarlığı” o ölçüde pekişir; yani sözcüklerin “anlamlandırabilme” düzeyiyle doğru orantılıdır.

    “Yazının anlamını okurun anlayışına teslim etmek” yazının yorum alanını oluşturur; “Ortak akıl” ise bu yorumların paydasını oluşturur. Ancak bu, “Ortak Koşullanma”dan farklı olarak özgür akla işaret etse de, “Ortak Akıl” denilen şeyin, yazıyı tetikleyen içeriğin özünü daima mutlak bir biçimde temsil ettiği söylenemez: Bir istisnadır belki ama “Ortak Akıl” da yanılabilir ve bir “Ortak Koşullanma”ya dönüşebilir. Bununla birlikte, bu yanılgıyı deşifre etmenin ve bundan kurtulabilmenin yolu yazara başvurmak değildir. Öncelikle, yazarın ortaya çıkan yazıya yönelik değerlendirmeleri, Ortak Aklın beslendiği yorum alanına dahil değildir. İkinci olarak, yazarın kendisi, içerik karşısında sergilediği tekilerde tepkilerde yani oluşturduğu “Yazı”da yanılgıya düşebilir ve söylem-dışı alanda bulunan özden uzaklaşabilir. O halde, yorumlar üzerinden oluşan Ortak Aklın sağlamasını yapacak bir ölçüte ihtiyaç vardır: Bu ölçüt nesnel yani bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgiden kasıt, söz konusu içerikle örtüşen yargılar bütünüdür.

    Yazarlığın bir meslek olup olmadığına gelince, eğer üretmek belli bir sistematiği olan ve bir ürün ortaya koyan bir işlemi işaret ediyorsa, evet, yazarlık da bir meslektir. Ancak salt “ürün”den hareketle böyle bir yargıya varmak pek mantıklı değildir. Çünkü yazarın eylemi sonucunda ortaya çıkan şey dilsel göstergeler halinde kristalleşen bir düşüncedir ve düşünmek bir meslek değildir.