Vasatın Kardeşliği ve Kültür Başkenti İstanbul

Ali Riza Esin, 26 Şubat 2010 — 7 dk.

Hangi kültürden bahsediyoruz? Küllü geçmiş zaman kültürü, karşılaştırmaya yarayabiliyor ama önemli olan yaşayan kültür değil mi? Üstüne yatmakla kalmayıp geçmişi yaşatabilecek de o, üstüne yeni şeyler ekleyebilecek de. Yaşanan kültür. Bizi besleyen veya maruz kaldığımız kültür. Yapabiliyor mu?

İstanbul şimdi hangi kültürün başkenti?

Geçenlerde bir pazar günü İstanbul’un hep sevdiğim yerlerini dolaşmaya çıktım. Eski İstanbul da denir ya hani, oralar işte. Bayazıt, Sultanahmet, Eminönü, Karaköy, Galata, sonra İstiklâl Caddesi ve civarları. Uzun süre İstanbul’dan uzak kalınca, her gelişimde ara ara uğramış olsam da, benim için de eskilerden neler kalmış, yeni yeni neler olmuş gezisi oldu bu; kendi “eski İstanbul”uma yolculuk yapmış oldum bir anlamda.

Sahaflar Çarşısı’nı görmeliydim mutlaka, Bakırcılar’a çıkıp Mercan’a doğru yürüyecektim. Yaptım.

İbrahim Müteferrika Büstü - Sahaflar ÇarşısıSahaflar’ın girişinde haftasonları kurulan bir meraklı pazarı vardır. Bit pazarı da denir hani, ikinci el pazarı da denilebilir. Orası daha çok küçük koleksiyoner objeleri, ufak tefek eşyalar satılan bir yerdi eskiden. En değerli parçaları olmasa da, pul koleksiyonumu kalabalıklaştıran her şey o pazardan alınmıştır mesela; filateli meraklıları ordaydı.

Son Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemi paralarını inceleyip satın alabileceğiniz tezgâhlar da vardı. Nümizmatik meraklılarının da buluşma yeriydi. İlk kuruşlarımızı, hatta “para”larımızı, meteliklerimizi görebilirdiniz biriktirmiyor olsanız bile. Bizans paraları, sikkeleri vardı. Onların bakır olanlarından birini yerde bulmuşluğum da vardı çocukken, oyun oynadığımız arsada. Gazoz kapağı, inşaat kumlarından ayıklanmış deniz kabukları ve şeytan minareleri gibi, paralar da değiştirirdik aramızda hatta, mahallemin çocuklarıyla.

Küçüklanga’daydı bir dönem evimiz. Bizansın üstüne kurulmuş, müslüman olmayan nüfusunu Cumhuriyet vergileriyle ve algılarıyla benden çok daha önce kovmuş, vitrinlerini ve kalplerini kırmak pahasıyla çıktıklarını sandığımız yere göndermiş bir kentin içinde yaşıyoruz şimdi. Bunun ne kadar farkında şimdi o osmanlı çocukları?

Meraklı pazarındaki paracılar, kağıt paralar da satarlardı koleksiyonunu genişletmek veya tamamlamak isteyenlere. Camla kaplı makam masalarının altına dizilmiş banknotlardan bazılarının ordan satın alınmış olabileceği geçerdi o günlerde, çocuk aklımdan. Banknotlara resmedilmiş İsmet İnönü ne kadar ciddiyse oturduğu yerde, ben de herhalde tam o kadar gülümserdim içimden.

Pazarın yine orda olduğunu görünce gözlerim ışıldadı; ta ki yanlarına yaklaşana kadar. Söndüm sonra. Orası Çin malı küçük elektrikli aletlerin ve cep telefonlarının satıldığı bir pazara dönüşmüş. Bir de tespih satanlar sarmış her yanı. Farklı taşlardan ve ahşaptan, kehribardan yapılmış tespihlerini sergileyenler, satanlar, eskiden de vardı ama işlerini büyütmüşler anlaşılan.

Pulcuların, para satıcılarının çoğu gitmiş. Kalanları da Sahaflar’ın kapısına kadar geri püskürtülmüş, sırtlarını kitaplara dayamışlar, önleri boş. Sahaflar’daki kitaplar da değişmiş. Bazı “Kitab” satıcıları halen devam ettiriyor eski işlerini, ama çoğu okul sınavlarına hazırlık kitaplarının envai çeşidini satmaya koyulmuş. Yürürken geçtiğiniz yerlere sarkan tezgâhlar artık tamamen onlarla dolu neredeyse.

Bakırcılar’a çıkınca ilk fark ettiğim şey, asıl ismiyle Bakırcılar Çarşısı diye bir şey kalmamış olduğuydu. Tabelası hâlâ duruyor ama… Asılacak bir duvar boşluğu dahi kalmamış olduğundan, sokağın ortalarında bir yerdeki iki duvar arasını birleştiren bir zincirin arasına, havaya asmışlar tabelasını. Tüm duvarlar üst baş, ucuz ve taklit giysilerle, onların askılarıyla dolmuş çünkü.

Sağlı sollu her dükkânda ünlü markaların üçüncü sınıf taklitleri, tekstil ürünleri ve yine taklit ayakkabılar satılıyor. Yerli veya yabancı ama herhalde İstanbullu değil diyebileceğiniz herkes orda. Satıcılar da farklı değil alıcılardan. Dizlerindeki meşin ve ayakları arasına aldıkları ince örsleri üzerinde çekiçleriyle bakır döven, pirinç eğen ustalar kalmamış; kalaycılar gitmiş. Metalden çıkan ses cümbüşü yerini gelen geçene kötü Türkçeleriyle laf sarkıtanların asenkronize seslerine bırakmış.

Adilik, aleladelik bir ur gibi yerleşmiş önce, sonra sarmış, tamamen kaplamış sokağı diye geçti aklımdan. Tek tük bile denilemeyecek sayıda, bakır görünümlü tenekelerden turistik şeyler satanlar kalmış bir tek; onlar da orda değil zaten, sokağın öbür ucuna çekilmişler.

Hanımefendilik, beyefendilik, kent soyluluk diye bir şey kalmadı artık, bunu biliyoruz. Cehaletin bile saflığını yitirdiğinden haberiniz var mı peki? Bilmese de öğrenme isteğiyle gözleri parlayan, gerçekten fakir ve gerçekten onurlu bir köylüyle, –köy soylusuyla, terli ve kirli görünse de saflığıyla tertemiz, zehirlenmemiş bir insanla– en son ne zaman karşılaştınız İstanbul’da?..

Merak, öğrenme isteği, yerini çok bilmişlik ve mutlak efendiliğe, sahipliğe, kendi olmayanı, kendinin olmayanı sahiplenme arzusuna bırakmış çoktan. İnandığı, bildiğini sandığı kadarı yetiyor insanlara. Cehaletlerine sarılanlar kentin bu bölümünü de ele geçirmiş toptan, şimdi tadını çıkarıyorlar ve kendi aralarında mutlu mesut, meraksız ve kem gözlerden ırak hayatlarını, alışverişlerini sürdürüyorlar. Mutlu gibi olmanın mutluluğunu yaşıyor herkes, kendilerine özel, kendiliklerine özgü ortamlarında. Çok yaşasınlar.

Ama bunun böyle süreceğini sanmıyorum ben, kanser yayılmaya devam ediyor bir yandan çünkü. Gördüğümü sandığım şeyi görebilmek için biraz daha geriden bakmak lazım belki, dışında kalmak, içinde hissetmemek hiçbir tarafın; gözü bağlanmamış olmak, gözünü bürümesine izin vermemek hiçbir şeyin. İstanbul’dan gidip, bir on-on beş yıl sonra geri dönmek de yeter belki, kaynayan suyun içindeki kurbağalardan farkımız olmadığını anlamak için.

Vasatın faşizmi diye bir kavram varmış. Ben tanımı yeni öğrendim. Cehaletin vurdumduymazlığına deniyormuş asıl, ve yayılmacılığına. Hani bir kitaptan bahsedersiniz, bazıları dinlemez sizi, bazıları ise dinlememekle kalmaz üste çıkmak ister, kötülerler, kızarlar hatta size, başka işiniz mi yoktur sizin?.. İşte onlar.

Onların ortak paydaları daha çoktur ve mutlaka taraftardırlar. Tutkuları vardır ve zannetmeyin ki sizinkinden azdır. Vasat faşizminin kendinden habersiz fetişistleri, birbirlerine sizin olduğunuzdan daha çok bağlıdırlar, birbirlerinin eksiklerini tamamlarlar çünkü. Tanıdık başkaları olmadan iş bitiremezler ama üçü beşi birleşse tek insan etmezler. Hangi sınıfın üyesi oldukları önemli değildir, insanları kafataslarına göre ayıranlar da, sınıflara bölenler de onların arasından çıkmıştır aslında.

Görecekleri, duyacakları daha önemli şeyleri vardır her an onların. Giydiğiniz şeylerle daha ilgilidirler mesela, kimin kiminle ne yaptığıyla, birazdan ne yiyeceğinizle, sizle değil performansınızla ilgilidirler, sizden kopartabilecekleriyle, falanla, filanla, saymakla bitmez ki, feşmekanla…

Kendilerini aşan şeylerle ilgilenmek yerine reddederler, kendilerini aşmayı düşünmezler, sözün özü budur. Bu kavramı, vasatın faşizmi kavramını daha önce duymamış olabilirsiniz ama yaşıyorsunuzdur her gün mutlaka.

İşte o faşizmin kör cahil cenahı tamamen kaplayacak tüm şehri, yok edecek sizin sandığınız şeyleri de bir gün. Çünkü onlar daha çoklar ve sizden hızlı yayılıyorlar. Sizler… Şunu sonuna kadar okumaya vakit tanıyanlar örneğin.

İnsanın içindeki yaşama ve çoğalma dürtüsünü dürten şeyler keşke midelerimizden daha yukarılardaki organlarımızı da dürtüp dursaydı diyor insan. Her şey başka türlü değişebilirdi ve daha kolay yayılabilirdi sevgi. Sevgi kültürü… Tüm kültürlerin anası.

Biliniz ki, sokak kavgaları henüz başlamadı ama korkmayın, hiç başlamadan bitecek. Acımamışsanız hiç, acıtmaz da zaten.

Kategori: yazı

Bir yorum yaz